AHİR ZAMANDA EV-İŞ, KADIN-ERKEK

Nazife Şişman

En ciddi sorunlarımızdan biri, bir meseleyi nereden ve hangi çerçevede tartışacağımızı bilemememiz. Konu ne olursa olsun, sen dedin/ben dedim, bizimkiler/sizinkiler düzeyine iniveriyor birden bire. Yani klasik dini kaynaklarda kaçınmamız tavsiye edilen cedele, modern tanımıyla polemiğe dönüşüyor. Biliyorsunuz, cedelde/polemikte fikirler galip gelmek üzere çarpıştırılır, hakikati bulmak üzere değil. Kadınların çalışması ile ilgili yakınlardaki tartışmayı başlatan tavırda da bu yaklaşımın bariz bir örneğini görüyoruz.

Önce zihnimizdeki çapakları temizlememiz gerek. Bir kere şu açıkça bilinmeli: Çalışma hayatı ve kadınlar arasında var olan gerilim, esasında modern bir olgu. Çünkü tarih bize gösteriyor ki kadınlar, göçebe toplumlarda da köylü toplumlarında da hep çalıştı. Şehirlerde çoğunlukla birer atölye gibi üretim yapan evlerinde çalıştılar. Kadının “ev hanımı” olarak sabitlendiği kurgu (fabrika işçisi kadınla eş zamanlı olarak) sanayi sonrası toplumun bir ürünü. Ev ve iş arasında zihinsel ve kategorik olarak yaptığımız “İslami” işbölümü bile burjuva idealinin imajlarıyla malül.

Bu yüzden bu konuları tartışırken arka plandaki bu değişimi dikkate almamız gerekir. Sanayi devrimiyle birlikte işin, üretimin organizasyonu tamamen değişti. Geçim ekonomisinden kapitalist ekonomiye geçiş en fazla kadınların hayatını etkiledi. Çünkü, bir taraftan küçük aile işletmeleri ortadan kalktığı için kadınların ekonomideki ağırlığı azalmış oluyor; diğer taraftan belirlenen mesai tanımı, ev ile iş arasında keskin bir sınır çiziyordu.

Makinalaşmış fabrikalar ve ev ekonomisinin çöküşü ile birlikte işin kamusal dünyası ile evin özel dünyası daha önce hiç olmadığı kadar birbirinden ayrıldı. Ev bir üretim birimi olarak önemini kaybetti, daha ziyade tüketici bir birim haline geldi. Ev kadını da geçim ekonomisinin aksine üreticilikten tüketiciliğe geçiş yaptı. Yaptığı işlerse kapitalist sistem nedeniyle gölge işe dönüştü. Ev kadını fabrikada çalışmaya başlayıp ücret aldığında da adalet gerçekleşmedi. Çünkü bu hem evde hem de işte çalışmak şeklinde iki katı yük olarak yansıdı kadına.

Hayatın “ekonomik”leşmesi

Her şeyin ölçüsünün ekonomi olduğu bu hayat tarzı, en fazla kadınlar için tahrip edici. Amenna. Ama ne yazık ki kapitalizmle birlikte ekonomi, insan hayatının en merkezi faaliyeti haline geldi. Ekonomik faaliyet, artık sadece zorunlu bir yaşamsal faaliyet değil. Kişinin ne olduğunu, kim olduğunu belirleyen faaliyeti ve potansiyelini sergileyebileceği, “iyi bir hayat yaşadım, şunları da iyi yaptım” diyebileceği alan neredeyse tamamıyla işi. Karl Polanyi, kapitalizmin, ekonominin en merkezî, en temel insan faaliyeti olduğu bir dönem olduğundan bahseder. Kapitalizmin temelini oluşturan piyasa ilkesi, ekonomik faaliyeti, diğer sosyal hayat alanlarından, yani aile, devlet, din, ahlak vs. gibi alanlardan ayrıştırır. Hayatı böyle kompartmanlara ayırmakla da yetinmez, iktisadi faaliyeti diğer her şeye üstün kılar.

Yani iyi, daha doğrusu başarılı bir insan olmak için dini, ahlaki, toplumsal, ailevi alanlarda yapıp ettikleriniz değil, ekonomik olarak ne ortaya koyduğunuz önemlidir. Böyle olunca ekonomik karşılığı olmayan ve daha ziyade ücretsiz hizmet sunan kadınların yaptıkları işler de bu ölçülere göre değersiz kabul edilir. Yani “zaruri” olmadığı halde çalıştığı söylenen kadınlar, aynen erkekler gibi günümüzde cari “değerli, üretken, işe yarar” sayılabilmek ya da daha doğrusu öyle olabilmek için çalışıyorlar. Bu vasatı ve değerler sistemini olduğu gibi kabul etmekten başka çaremiz yok demiyorum elbette. Ama önce “değerlilik” kriterlerimizi gözden geçirerek kendimizle bir yüzleşelim diyorum. Zira bu vasat dikkate alınmaksızın yapılan “yirmi üçüncü ayakkabısını almak için çocuklarını bakıcıya emanet edip işe giden kadın” değerlendirmesinin/yargılamasının bir karşılığı yoktur.

Ancak bu vasatı teslim ettikten sonra konuşabiliriz kadınların çalışmasının sosyal ve ekonomik maliyetleri nelerdir? konusunu. Küresel kapitalizmin kadınları ucuz işgücü olarak kullanma emellerini, kadınların özgürlüğünün kadın istihdamına bağlı olduğu iddiasının bir strateji olduğunu. Ve buna paralel olarak kapitalist sistemin erkeği de eve gecenin bir yarısı posa halinde gönderen iş örgütlenmesini, işsizliğin yapısallaşmasıyla birlikte erkeklik bunalımındaki yükselişi, ya da erkeğin her geçen gün aileden ve sorumluluktan kaçış hikayesini, hem de bunu “kadın ve aile” eşleştirmesiyle kadına havale edip gönül rahatlığı içinde yapışını… Tüm bunları ayrıntılı bir şekilde ele almalıyız.

Ama dedik ya önce zihnimizi berraklaştırmamız gerek. Özetle tekrarlayacak olursak, günümüzde kadın ve çalışma meselesini problemli hale getiren husus, 1-her şeyin değerinin ekonomik olarak ölçülmesi, 2-ev ve işin birbirinden ayrılmasıdır. Bu durum tarih boyunca çalışan, ama daha esnek mesailerle çalışan kadının, annelik, ev içi roller ve iş hayatı arasında bir gerilim yaşamasına yol açmıştır.

Kadına yüklenen “muhafaza” vazifesi

Kadınlar için ev ve iş arasındaki dengenin neden problemli hale geldiğini anlamamız gerek dedik.

Bizim tarihsel tecrübemiz açısından bu hususun bir başka boyutu daha var. Meşrutiyet yıllarından itibaren özellikle İslamcılar kadınların çalışmasına mesafeli yaklaşmışlardır.  Burada mesafeli yaklaşılan, kadınların üretim sürecinden kategorik olarak dışlanmasından ziyade çalışma hayatının şartlarıdır. İslamcılar kadınların çalışmasını istemiyordu. Çünkü çalışma dediğimiz mesaili hayat, aynı zamanda mahremiyet ölçülerine pek dikkat edilmeyen bir hayattı. Yani onlar da biliyordu Peygamberimizin eşinin ticaretle meşgul olduğunu. Ve çalışmanın, para kazanmanın kadınlar için yasaklanmış olmadığını. Ama yeni ekonomik örgütlenme, kadın erkek karışık fabrikalar demekti. Çocukların anne merhametinden uzak kalması demekti. Dini ve ahlaki temel kodlarımızı kazandığımız aile hayatının izafi olarak önemini kaybetmesi demekti. Böyle bir ortam nedeniyle tartışıldı “kadınların çalışması” meselesi.

1970’lerden itibarense bu tartışma yapılırken “İslam’da kadın” söylemi etrafında dile getirildi görüşler. “İslam kadınları eziyor” yargısına cevap olarak “kadınlar çalışmak zorunda değil, çocuğunu emzirmek zorunda değil, ev işi yapmak zorunda değil vb.” savunmacı, ayakları yere basmayan argümanlar öne sürüldü. Hızla modernleşiyorduk ve aynen modernleşmenin ilk dönemlerindeki gibi “muhafaza” vazifesi kadınlara verilmişti: çocukları, aileyi, toplumu, medeniyeti muhafaza…

Ama unutulan bir husus vardı, bugün de unutulmaya devam eden. Kadın ve aile, İslam ve kadın, çocuk eğitimi ve kadın… vb. şekilde devam eden sorumluluklar zinciri içinde erkeğin görev ve sorumluluklarının değişen sosyoekonomik yapı içinde neye tekabül ettiği neredeyse hiç bahis mevzuu edilmiyor. Modernleşmenin ilk dönemleri kadınların hayatında köklü değişiklikler meydana getirmişti. Ama yirmi birinci yüzyıl, üremede erkeğe hiç ihtiyaç hissedilmeyecek bir teknolojiyle birlikte geldi. Teknoloji daha çok kadınların yatay, bağlamsal, kotarıcı zihinsel yapısına hizmet eden bir üretim sürecini besliyor. Popüler kültürde maçoluğun bir küfür kabul edilmesinde ve metroseksüellik trendinde de görüldüğü üzere gittikçe feminenleşen bir erkeklik tanımı yükselişte. Böyle bir vasatta erkek kimliği, erkeklerin rolleri, erkekliğin görece zemin kaybı gibi pek çok mesele olması gerekirken gündemimizde, biz bu konular hala yokmuş gibi davranıyoruz. Ve yüz yıl öncesinin klişe soruları gündemi belirlemeye devam ediyor.

Felsefi olarak da gündelik pratik içinden bakıldığında da yanlış soruların doğru cevaplara götüremeyeceği teslim edilen bir hakikattir. Ama biz hali hazırdaki bağlamla alakasız sorular sormaya devam ediyoruz.

İslam’da kadınlar çalışmamalı mıdır? İslam’da kadınlar yemek yapmak zorunda mıdır?

Metodolojik açıdan böyle genel sorular sorulabilir mi? İslam’da kadınların çalışması diye bir konu başlığı açılırken “İslam’da” ile kastedilen nedir?

Fıkıh diliyle konuşacak olursak, mubahtan mekruha ve harama; helalden de menduba ve farza doğru derece derecedir ameller. Ve kadınlarla erkekler arasındaki toplumsal işbölümü bakımından coğrafyaları ve çağları aşan sadece bir iki konu vardır bu çerçevede değerlendirilebilecek: kadınlar çocuk dünyaya getirir ve onları iki yıl emzirirler; erkeklerin ailede paylarına düşen ise sadece iktisadi alanla sınırlı olmayan ve “kıvame” (kavvamlık) kavramıyla karşılanabilecek olan koruma, kollama, destekleme gibi işlevlerdir. Bunun dışında keskin tanımlardan bahsetmemiz mümkün değildir. Çünkü işbölümü denilen şey, toplumların iktisadi yapılarına ve kişilerin sosyo-ekonomik durumlarına göre değişir. Bu durumda belirleyici olan örftür. Örf ise edille-i şer’iyyeden, yani Müslümanların hayatlarıyla ilgili hüküm çıkarmada Kur’an, Sünnet gibi kaynaklardan sonra gelen başvuru mercilerindendir.

Böyle olunca “örfe göre” kadınlar yemek yapmak zorunda değiller midir, Türk toplumunda? Hz. Fatıma’nın ellerinin değirmen çevirmekten yaralanmasına rağmen Efendimizin kendisine bir hizmetçi tahsis etmeyişi örneğini biliyoruz. Demek ki Asr-ı saadette de kadın ev işi yapmak zorunda değil şeklinde bir hükmü delillendiremiyoruz. Bugün, evet, petrol zengini Arap şeyhlerinin eşleri iş yapmak zorunda değildir. Ama onların evinde çalışan Filipinli Müslüman bir kadın hem orada çalışmak, hem de eve dönüp iş yapmak zorundadır. Demek ki bu meseleler öyle kolayca “İslam’da ….” diye genellenebilecek meseleler değil.

Bu durumda kadınla ilgili fikir serdedenlerden bazıları burjuva işbölümünü “İslami” diye niteliyor ve çalışmanın niteliğini hiç dikkate almaksızın “kadınlar çalışmamalı” klişesini dillendiriyor. Bazıları ise feministlerin hak taleplerine yaslanarak kadının ekonomik özgürlüğü üzerine bina ediyorlar bütün argümanlarını. Hem de “İslam’da kadın ev işi ya da yemek yapmak zorunda değil” ibaresini delil göstererek. Bu durumda yaklaşım ne olmalı peki? Bence “örf değişiyor, o halde işbölümü ve rollerde yeni bir düzenlemeye gidilebilir mi?” sorusu, fıkhî açıdan anlamlı bir sorudur. Çünkü günümüz üretim ve tüketim sistemi, işbölümünde zorunlu bir değişimi beraberinde getiriyor. Ama “İslam’da kadınlar ev işi yapmak zorunda değillermiş!” ya da tam tersi “İslam’da kadınlar çalışmamalı!” şeklinde bir genelleme yapmak, ne geçmişi değerlendirirken anlamlıdır ne de bugün insanî/İslamî/ahlakî hayatlar inşa etmeye çalışırken bir anlam ifade eder.