Dr. Saliha Okur Gümrükçüoğlu “Kadın Olmak” Kitabı İçin Yazdı

“Eser, kadının kendi varlığına, inancına ve hayatına dair özgün, hakikate dayanan bir çaba ve aynı zamanda hem ontolojik hem de sosyolojik meşruiyetine karşı mevcut olan meydan okumalara Müslüman kadınlarca verilen cevap niteliğindedir.”

OSMANLI’DA KADIN

Dr. Öğr. Üyesi Saliha Okur Gümrükçüoğlu

GİRİŞ

Tarihin tüm evrelerinde kadın ve erkeğin toplum içindeki konumunun; siyasi, ekonomik, dini ve sosyo-kültürel şartlara bağlı olarak biçimlendiği görülmüştür. Kadının toplumdaki yeri ve birey olarak hakları söz konusu olduğunda ise meselenin gelişim seyrinin daha yavaş ilerlediğini belirtmek gerekir. Nitekim Batı medeniyetinde kadının ticaret yapma, mülk edinme hatta evlilik birliği içindeki haklarının dahi ancak son yüzyıllarda belli bir düzeye ulaştığı bilinmektedir. Bundan önce ise kadınların neredeyse hiçbir hukuki hakka sahip olmadığı, toplumda ezilen, hor görülen bir konumda olduğu söylenebilir. Kadınların özellikle 13. yüzyıl ortaçağ Hristiyan dünyasında toplum baskısından uzak kalmak için manastır hayatını seçtikleri ifade edilir.

Buna karşılık Anadolu kültüründe kadına bakışın diğer toplumlara nazaran daha olumlu seyrettiği söylenebilir. Özellikle Türk kültürüne ait ilk yazılı belgeler arasında gösterilen Orhun Yazıtları’nda Türk kadınından saygıyla bahsedilmektedir. Eski Türk devletinde kağandan sonra ikinci sırayı alan hatun (katun), kağan (hakan) gibi tahta oturur ve onunla birlikte devlet yönetiminde görev alırdı. Devlet başkanının eşi olarak hatun, eş veya oğullarının yokluğunda “terken” tabiriyle hakanın naibi olabilirdi. Ayrıca savaşlarda da hatunlar, kağanların yanında yer alabilir, devlet meclislerine katılabilir ve oy kullanabilirlerdi.

Osmanlı Devleti zamanında kadınların gerek sarayda gerekse toplum içinde köklü geleneklerden aldıkları rolleri devam ettirdiklerigörülür. Bu anlamda Osmanlı toplumunda kadınların ticarette, musikide, sanatta önemli mevkilere geldiği görülmüştür. Öte yandan hak arama noktasında bizzat ve vekil aracılığı ile mahkemelere başvurdukları da kayıtlarda sabittir. Bu çalışmada 16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlı kadınının sosyal konumu ve mahkeme kayıtlarına yansıyan hak arayışları gün yüzüne çıkarılmayaçalışılacaktır.

A. Hayatın İçinde Kadın

Osmanlı’da sosyal yapının şekillenmesinde vakıfların önemli bir rolü olmuştur. Sadaka-i cariye, hayır yapma gibi dini prensiplerle desteklenen bir anlayışla inşa edilen eserler, eğitim ve sağlık alanlarında da hizmet sunmuşlardır. Ayrıca günümüze kadar ulaşmış tarihi eserlerin bir çoğu vakfiyedir. Tarih boyunca pek çok vakfın kuruluşunda ve yönetiminde kadınların yer aldığı görülür. Vakıfkuran kadınların genellikle maddi imkânlarının geniş olduğu söylenebilir. Ancak orta halli hatta ihtiyaç sahibi sayılabilecek kişiler de bu alanda faaliyetlerde bulunmuş ve küçük ölçekli vakıfların bânileri olmuşlardır.

Günümüzde çoğunlukla Valide Sultanların yaptırdığı vakıflar bilinmekle beraber, Anadolu’nun farklı yerlerinde reayadan kadınların da küçük ölçekli vakıflarına rastlamak mümkündür. 16. yüzyılın ortalarına doğru İstanbul’daki vakıfların %36,8’ininkadınlar tarafından kurulduğu tespit edilmiştir. Ayrıca Kahire, Kudüs gibi şehirler için sicil kaynaklı yapılan araştırmalarda da söz konusu oranın %20-50 aralığında olduğu ifade edilir. Halep eyaletinde ise kadınların kurduğu vakıflarda zaman içinde artan bir oran gözlenmiştir. Halep şer’iyye sicillerine kaydedilen vakfiyelerin 16. yüzyılda % 6,5, 17. yüzyılda % 26, 18. yüzyılda % 37’sinin kadınlar tarafından tesis edildiği kayıtlara geçmiştir. Dönemin şartları düşünüldüğünde bu oranlar kadınların sosyalhayattaki görünürlüğü açısından önemlidir.

Yardımlaşmaya yönelik faaliyetler yürüten vakıfların yanı sıra, kişi veya ailelere özel bir vakıf türü de bulunmaktadır. Bu vakıf türünde vakfı kuran kişi, vakfın gelirlerinden veya menfaatinden ailesini ya da tayin ettiği kişilerin yararlanmasını vakıf şartnamesine kaydeder. Bu kabilden 17. yüzyılda kurulan ailevi vakıfların % 14,69’unun şartnamelerinde vakıf gelir ve menfaatlerinden kız ve erkek evlatların eşit bir şekilde yararlanması şart koşulmuştur. Ayrıca Osmanlı Devleti’nde günümüzdebanka gibi işlem gören ve para vakfı olarak isimlendirilen bir vakıf çeşidi de mevcuttur. İncelenen sicillerde kadınların hem para vakıflarının kurucusu oldukları, hem de yapacakları ticaret vb. işlemler için ihtiyaç duydukları parayı bu vakıflardan temin ettikleri anlaşılmaktadır. Bu durum, dönem içinde kadınların ticaret ve mülk edinme konusunda sosyal hayata katılımını gösteren önemliipuçlarındandır.

Elbette Osmanlı’da kadınların sosyal hayatı yalnızca vakıf faaliyetlerinden ibaret değildir. Kendilerini yetiştirdikleri alanda mesleklerini icra etmiş, toplumun gerek sosyal ve iktisadi gerekse manevi gelişimine katkıda bulunmuşlardır. Osmanlı’da kadınların öncelikle görev aldıkları alanların muallimelik ve ebelik olduğu bilinmektedir. Arşiv kayıtlarında bazı kadın isimlerinin yanında “hoca” veya “okumuş” tabirleri, bu alanda görevli olduklarını göstermektedir. Ebeler, doğumları gerçekleştirmelerinin yanı sıra o esnada karşılaştıkları duruma göre, hastaya bir hekim gibi cerrahi müdahalede bulunabilmektedirler. Ayrıca kadınlar, ikamet ettikleri yerlerde geleneksel tedavi yöntemleriyle yöre halkına hizmet vermektedirler.

B. Mahkeme Önünde Kadın

Osmanlı hukuk sisteminde temel olarak Şer’iyye mahkemelerinin görevli olduğu bilinmektedir. Kadın veya erkek her şahıs, adli alandaki bir problemini yereldeki mahkeme kadısına başvurarak çözüme kavuşturma hakkına sahiptir. Mahkemeye başvurmasürecinde herhangi bir ön şart yoktur. Öte yandan yerel mahkemelerin dava takip sürecine veya dava sonuçlarına itiraz etmek de mümkündür. Ayrıca sonuçlanan davanın yeniden görülmesini talep etme hakkı her zaman mevcuttur. Kişilerin şikâyet dilekçelerini doğrudan Divan-ı Hümayun’a arz etme imkânı da vardır. Başka bir ifade ile Osmanlı’da Divan-ı Hümayun, hem yüksek mahkeme hem de ilk derece mahkemesi olarak görev yapmış, Divandaki Kazaskerler doğrudan dava dinlemişlerdir.

17. yüzyıla ait kayıtlarda Anadolu’dan bir kadının davasını arz etmek için İstanbul’a geldiğini ifade eden örneklere rastlanır. Genel olarak kadınların Divan’a gönderdikleri şikâyetlerin erkeklere nazaran sayı olarak daha düşük olduğu görülmektedir. Öte yandan, herhangi bir idareci ile yakınlığı olmayan kadınların, şikâyetlerini yerel mahkemeyi aşarak doğrudan Divan’a ulaştırabilme imkânları, dönemin hukuk uygulaması hakkında bizlere fikir vermektedir. Nitekim 17. yüzyıl coğrafyası göz önünde bulundurulduğunda Anadolu’nun ücra bir köşesinde yaşayan bir kadının, bizzat kendisi veya vekili aracılığı ile davasını Divan’a ulaştırabilmesi dikkat çekici bir durumdur.

Kadınlar da erkeklerle aynı şartlarda dava açma ve kendilerini savunma hakkına sahiptiler. 16. yüzyılda Kayseri’de mahkemeye intikal eden davaların %17’sinde taraflardan biri kadındır. Ayrıca Haim Gerber’in incelediği kayıtlara göre kadınların erkeklere karşı açtıkları davaların çoğunda haklı çıktıkları ve davayı kazandıkları ifade edilmiştir. Davalardaki vekil oranına bakıldığındaise yine Kayseri’de 1600’lerin başında, kadınların %80’inin kendi davalarını bizzat kendilerinin takip ettiği görülmektedir.Davasını vekil yoluyla takip eden kadınların oranı %20’yi geçmemektedir. Ancak 1620’den sonra, kadınların da daha fazla vekil kullandığı, vekiller tarafından temsil edilen kadınların oranının %50’ye yükseldiği görülür. Aynı dönemde Balıkesir Şer’iyye sicillerinde ise davacı sıfatıyla mahkemeye başvuran kadınların oranının %20 olduğu görülmüştür. Söz konusu başvurularınçoğunluğu mali konularla ilgilidir.

a. Evlenme ve Boşanmada Kadın

Aile hukuku, hükümleri açısından İslam hukukunun diğer bölümleriyle kıyaslandığında, en ayrıntılı esasların yer aldığı alan olaraktanımlanabilir. Evlenme engelleri, boşanmanın esasları gibi konular ayetlerde ayrıntılı bir şekilde açıklanmaktadır. İslam hukukçuları ise zamanla değişen ihtiyaçlara ve örfe göre ilgili ayetleri yorumlayarak bu alanda geniş bir literatür oluşmasına katkıda bulunmuşlardır.

Selçuklular döneminde mahkeme kadılarının nikâh kıymaya yetkili oldukları bilinmektedir. Söz konusu geleneğin Osmanlı’da da kesintiye uğramadan devam ettiğini düşünmek mümkündür. Mahkemede kıyılmayan nikâhların ise kadı izniyle vazifeli bir dinadamı (imam) tarafından kıyıldığı anlaşılmaktadır. İslam hukukunda oluşum şartları arasında yer almasa da nikâhların kadı izniylekıyılması gerekliliği dikkat çeken bir konudur. Tam olarak hangi padişah döneminde uygulandığı bilinmemekle beraber, incelediğimiz yüzyılda sicillerde nikâh kayıtlarına rastlamaktayız. Taraflar önce kadıya başvurarak evlenmek istediklerini beyan ederler ve mahkemeden, din adamına hitaben yazılmış izinname ile genellikle bulundukları bölgenin imamının huzurunda nikahlarını kıydırırlardı. Mahkeme defterlerinde önceden yapılmış nikahın deftere işlendiğini gösteren kayıtların yanında, bizzat mahkeme huzurunda nikah akdinin gerçekleştiği örnekler de mevcuttur.

Boşanmada ise tarafların boşandıklarına dair mahkemeyi bilgilendirdikleri tespit edilmiştir. Muhtemelen daha sonra oluşacak nizâlı birtakım durumların önüne geçmek için bu tedbir alınmaktadırlar. Nitekim Ebussuud Efendi’nin fetvalarında kadı izni olmadan kıyılan nikâhların, herhangi bir anlaşmazlık durumunda kadı tarafından dinlenilmeyeceğine vurgu yapılmıştır.

Boşanma ile ilgili kayıtlarda kadınların başvurularının çoğunlukla muhalaa (anlaşarak ayrılma) şeklinde olduğu görülmüştür. Tek taraflı boşamada, kadın şayet mehrini alamamışsa bu talebini dava yoluyla mahkemeye taşıyabilirdi. Nitekim mahkeme kayıtdefterlerinde, kadınların boşanma davalarında kocalarından alacakları mehri dava yoluyla talep ettikleri görülmektedir. Kadınlar tarafından dava konusu olan mehir, çoğu zaman erkeğin söz konusu miktarı ödememesi ya da ‘ödedim’ şeklindeki yalan beyanıyla borçtan kaçınması sebebiyledir. Bu konuda da erkeğin mahkeme tarafından sıkı takibe tabi tutulduğu ve borcunu ödemeye zorlandığı anlaşılmaktadır. Örneğin konuyla ilgili 1059 (m.1649) tarihli bir kayıtta erkeğin mehri ödememekte direnmesi durumunda, kişinin Divan-ı Hümayun’a gönderilmesi istemi dikkate değerdir. Diğer yandan evlilik esnasında kadının hakkı olan mehirden feragat etmesi veya söz konusu meblağı başkasına bağışlaması da mümkündür. Mahkeme kayıtlarında yer alan nikâh kayıtlarında kadınların mehirlerinin tamamını veya bir kısmını kocalarına bağışladıklarına dair ibareler bulunmaktadır.

b. Kadının Miras Hakkı Talebi

Her hukuki sistemin dayandığı temel düşünceler ve prensipler vardır. İslam miras hukuku da kendisini şekillendiren ve uygulamaya ışık tutan bir takım prensiplere dayanmaktadır. Söz konusu prensiplerin “temsil ve dayanışma temeli, mecbûrilik, yakınlık, ihtiyaç, adalet, taraflar arasında dengeli bir dağıtım” çerçevesinde bir paylaşım modeli ortaya koyduğu görülmektedir. Gerek antik çağda gerekse İslam’dan önceki dönemde miras sadece erkek çocuklara intikal etmekteyken; İslam miras hukukunda kadınlar da miras hak ve payına sahiptirler. Osmanlı döneminde kadınların mirasçı olarak miras paylarını talep etmek için sıkça mahkemeye başvurdukları, ayrıca vefat eden kadınların terekelerinin de erkekler gibi mahkemece kayıt altına alındığıanlaşılmaktadır.

16. ve 17. yüzyılda gerek mahkeme kayıtlarında, gerekse Divan’a gönderilen şikâyetlerde mirasın konu edildiği davalar azımsanmayacak ölçüdedir. 1649-1653 yılları arasında Divan’a gönderilen şikâyetler incelendiğinde kadınların en fazla miras alanındaki davalarda şikâyetçi oldukları gözlenmiştir. Söz konusu kayıtlar varislerle ilgili olduğu kadar, üçüncü şahısların mirasa konu olan mala müdahalesini içeren davalardır. Örneğin Diyarbakır paşasına gönderilen bir emirde, Diyarbakır defterdarının görevi kötüye kullandığı ve mirasa konu olan mallara müdahale ettiği görülmektedir. Kayıttan davacının, Âsitâne’de daha önceden görev yapmış başka bir defterdarın kızı olduğu anlaşılmaktadır. Davacının şikâyeti üzerine Defterdara, mirasa konu mallara müdahalede bulunmaması emredilmiştir.

Kadınlara ait mirasa konu olan mallara görevliler dışında halktan kişilerin de müdahalesi kayıtlarda yer almıştır. Manisa kadısınagönderilen bir emirde davanın yerel mahkemede çözüme ulaşmaması durumunda davalıların Divan’a gönderilmesi emri dikkatedeğerdir. Aynı dönemde Balıkesir Sicilleri’nde de kadınların mirasa konu olan davalarda mahkemeye daha fazla başvuruda bulunmaları, aile mülklerinin dağılmaması adına kızlara miras verilmemesi eğilimine karşı, fiilen mücadele edildiğinin bir kanıtı sayılabilir. Açılan davaların çoğunun kadınlar lehine sonuçlanmış olması kadınların açtıkları davalardaki haklılıklarını göstermektedir.

Kadınların kendi hisselerine düşen miras payları dışında ölen eşlerinin terekelerinden mehir haklarını talep ettiklerine dair davalar da azımsanmayacak ölçüdedir. Bilindiği üzere miras hukukunda ölen kişinin terekesinden borçlar çıkarılırken, mehir de diğer borçlar gibi değerlendirilerek, ölen kişinin eşine teslim edilir. Daha sonra kalan meblağdan varislere miras taksimine geçilir. Ayrıca kadının vefatı durumunda mirasçıları varsa mehir hakkı mirasçılar arasında taksim edilmektedir. Kadınların tereke kayıtlarında mehirlerin miktarları ile birlikte verildiği görülmektedir.

Mahkemeye gelen davalar arasında vesayetle ilgili olanlar da göze çarpmaktadır. İncelenen kayıtlarda babaları ölen çocuklara annelerinin vasi olarak atandığı görülür. Her ne kadar İslam hukukunda babanın olmadığı yerde amca ve babanın akrabalarının öncelenmesi konusunda bir görüş olsa da küçüklerin malları üzerinde zaman zaman yaşanan suistimaller nedeniyle uygulamada çocukların vesayetleri çoğunlukla annelerine verilmektedir.

C. Üreten ve Tüccar Kadınlar

Kadınlar üretim ve ticaret alanında da faaliyet göstermişlerdir. Anadolu’nun pek çok bölgesinde kadınların evlerinde yaptıkları üretim ile şehrin tekstil endüstrisine önemli katkıda bulunduklarını söylemek gerekir. Zira kumaş dokuma atölyelerinin çarşı ve hanlarda olduğu kadar evlerde de bulunduğu kayıtlarda yer almaktadır. 1600’lü yıllarda 343 evin 30’unda birer soft dokuma atölyesi mevcuttur. Bursa Şer’iyye Sicilleri özelinde yapılan bir çalışmada 387 adet mancınık tezgâhının 157’sinin kadınlara ait olduğu tespit edilmiştir.

Belgelerde kadınların hane reisi olarak kabul edildiği ve vergi ödediğine dair kayıtlar da bulunmaktadır. 1640 yılına ait Tokat vergi kayıtlarına göre bir kadın adına işlenmiş pek çok hane bulunmaktaydı. Muhtemelen dul kalan kadınlar eşlerinden kalan arazileri ekip biçmeye devam ediyor ve devlete olan vergilerini ödemeyi sürdürüyorlardı. Özellikle Rumeli vilayetlerinde kocası öldükten sonra onun toprağını işlemeye devam eden kadınlar Osmanlı vergi hukukuna göre ayrı bir grup oluştururlardı. Örneğinerkek ölür de geride toprağı işleyecek erkek evlat kalmazsa, ölenin dul eşi, işçi tutarak toprağı işletir ve kendi adına “bive” isminde bir vergi öderdi. Tahrir defterindeki kayıtlarda bu isimle geçen vergiler dul kalan eşlerin toprak vergileridir. Topraklardan alınan vergi miktarlarına gelince, yarım çiftten az toprağı olan ailelerin 9 akçe ödemeleri gerekirken, bekâr erkekler ile toprağı olan dul kadınlardan yalnız 6 akçe alınırdı.

İslam hukukundaki kadının mülkiyet ve mülkiyeti kullanım hakkı erkekten farklı değildir. Kadının, kocasının veya bir başkasının icazetine ihtiyaç duymadan kendi malları üzerinde tasarruf etme hakkına sahip olması sosyal hayatta görünürlüğünü artırmaktadır. Zira Osmanlı mahkeme kayıtlarından kadınların da erkekler gibi alım satım, kiralama, hibe vb. işler için mahkemede hazır bulundukları anlaşılmaktadır. Kadınların mülk sahibi olmalarıyla mahkemeye başvuru oranlarında doğrudan bir ilişki vardır.

17. yüzyılda Balıkesir Sicilleri’ne yansıyan kayıtlarda kadınların açtıkları davaların çoğunluğunun mali içerikli olduğu görülmüştür. Kayıtlarda kadınlara ait gayrimenkul kayıt belgelerinin sayısı erkeklerden fazladır. Ekonomik gücü yüksek olan erkeklerin daha fazla alım-satım işlemi yaptığı halde, alım-satımlarının tescilini yaptırma konusunda kadınlar kadar titiz davranmadıkları görülmektedir. (Kadınlara ait gayrimenkul alım-satım kayıt sayısı 142, erkeklere ait olanlar ise 117’dir.)Kadınların yerleşik bir hukuk bilinci taşıdıklarına işaret eden bu davranış, mülkiyetini devraldıkları gayrimenkulleri tescil ettirerek kendilerini herhangi bir hak kaybına uğramaktan koruduklarını da gösterir. Bu durumu aynı sicile ait alım-satım işlemlerindenkaynaklanan niza davaları da teyit etmektedir. Söz konusu davaların tamamına yakınının erkekler arasında cereyan ettiği görülür. Kadınların alım-satıma ilişkin niza davaları yok denecek kadar azdır.

Balıkesir özelinde kadınların edindikleri menkullerin çoğunluğunun ev olduğu görülmüştür. Tereke kayıtlarından da anlaşıldığında göre 17. yüzyılda Balıkesir’de ev sahibi olan kadınların oranı %51 gibi azımsanmayacak bir rakama tekabül etmektedir. 1605-1625 yılları arasında Kayseri şer’iyye sicillerini kapsayan bir çalışmada ise gayrimenkul satışlarının %40’ının kadınların mülk satışı ile ilgili olduğu tespit edilmiştir. En az bir kadın tarafın olduğu işlemler, bir sicilde %31, bir diğerinde %47, başka birinde %48’dir. Öte yandan Trabzon, Amasya ve Karaman sicillerinde not edilen 154 adet arazi ve mülk alım-satımının %36’sında (56 adet) en az bir kadın tarafı olduğu anlaşılmaktadır. 17. yüzyılda kadınların alım-satım işlerinde alıcılardan daha çoksatıcılar arasında bulunduğu, ayrıca Kayseri şer’iyye sicillerinde de kadınların borçlanmadan ziyade iki kat daha fazla borç para verdikleri tespit etmiştir.

Kadınların kendi mülkleriyle ilgili satış ve kiralamaları üçüncü şahıslara yaptığını gösteren kayıtların yanında, bizzat kendi kocalarına da emlak satışı gerçekleştirdiğine dair kayıtlar vardır. Bu kayıtların detayları ilgili belgelerde yer almadığından söz konusu kadınların kocaları veya oğullarına mülk satışı ile ilgili olarak, aile birlikteliği içerisinde bir niza durumunun olduğuna dair bir genellemenin yapılması mümkün değildir. Zira her davanın birden fazla bireysel ya da toplumsal sebebi olabileceği gözden uzak tutulmamalıdır.

Kadınların iktisadi ve sosyal durumlarını mahkeme kayıtlarından tahmin edebileceğimiz gibi dönemin tereke kayıtlarından da anlayabiliriz. Zira söz konusu kayıtlar dönemin kadınlarının mal varlığını göstermesi açısından dikkate değerdir. Örneğin Bursa’da 1600-1700 yılları arasında Haim Gerber’in tereke defterleri üzerinde yaptığı çalışmada incelediği 123 terekeden kadınların üçte birlik kesiminin kendi evlerine sahip olduğunu tespit etmiştir. Ayrıca dükkânlar ve şehirlere yakın köylerdeki bağ, bahçe ve değirmen gibi gayrimenkullerin de kadınların mülkleri arasında olduğu görülmektedir.

17. yüzyılda Bursa’da bir kadın tüccara ait mal deposu olduğu bilgisi mahkeme kayıtlarında yer almaktadır. Söz konusu malların miras yoluyla kendisine intikal etmesi muhtemel olmakla birlikte, kendi başına büyük ölçekli bir ticaret sonucu elde etmiş olması daimkân dâhilindedir. Yukarıda zikredilen kayıtlardan da anlaşıldığı üzere bölgelere göre değişiklik arz etmekle birlikte Osmanlıdevletinin 16. ve 17. yüzyıllarında, kadınların iktisadi ve sosyal anlamda geniş bir faaliyet alanı olduğunu söylemek mümkündür. Gerek ellerindeki mülkleri paraya çevirme gerekse yeni mülk edinme konusunda mahkemeye başvurma oranları azımsanmayacak ölçüdedir.

Sonuç

Sonuç itibari ile 16. ve 17. yüzyıl mahkeme kayıtları ışığında, Osmanlı Devleti’nde, her sosyal tabakadan kadının yerleşik bir hakarama kültürüne sahip olduğunu ve ihtiyaç hissettiği noktada hakkını aramaktan çekinmediğini belirtmek gerekir. Aynı zamanda dönemin şartlarına göre toplumun bir ferdi olarak iktisadi ve sosyal hayatın doğrudan bir katılımcısı olmuşlardır. Öyle anlaşılıyor ki bu akış, büyük ölçüde 19. ve 20. yüzyılda Batı’da yaşanan sosyal dönüşümlerin etkisiyle sekteye uğramış ve kültürel anlayışımızda derin kırılmalar yaşanmıştır. Geleneksel dönemde kadın ve erkeğin dengeli katılımıyla şekillenen toplumsal hayat, modern dönemde pozitivist düşünce ile karşılıklı iki cephe haline gelmiştir. Bu yaklaşımla kadın ve erkek, keskin sınırlarla belirlenen ev ve iş hayatında sabitlenmiş ve birbirlerini anlayabilecekleri empati imkanından yoksun bırakılmışlardır.

Gelinen noktada kültürel değerler unutulduğu ve kadının toplumdaki yeri kendi kişisel mücadelesine terk edildiği için, kadınların her türlü hak talebi ya da hak savunma girişimleri ideolojik niyetlerle damgalanmaktadır. Bu sebeple mensubiyeti ayırt edilmeksizin kadınların öncelikle hukuk önünde, erkeklerle eşit fırsatlara erişiminin sağlanması yargı organları tarafından teminat altına alınması gereken bir konudur. Zira kadim bir gerçeklik olarak hatırlatmak gerekir ki “adalet mülkün temelidir”.

KAYNAKÇA

1 no’lu Atik-Şikâyet Defteri (A.DVN.ŞKT-1), Başbakanlık Osmanlı Arşivi. 2 no’lu Atik-Şikâyet Defteri (A.DVN.ŞKT-2), Başbakanlık Osmanlı Arşivi. Abdülaziz Bey. Osmanlı Âdet, Merâsim ve Tâbirleri. (haz.) Kasım Arısan ve Duygu Arısan Günay. c.II. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995.

Akar, Özlem. “Türk Masallarında Kadın Figürü Üzerine Bir İnceleme” Basılmamış Doktora Tezi. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2006.

Aydın, M. Âkif ve Diğerleri. İstanbul Kadı Sicilleri. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2008 – 2012.

Aydın, M. Âkif. “Osmanlı Hukukunda Nikah Akitleri” The Journal Of Ottoman Studies III. (ed.) Halil İnalcık, Nejat Göyünç ve Heath W. Lowry. İstanbul, 1982.

Baer, Gabriel. “Women and Waqf: an Analysis of the Istanbul Tahrir of 1546” Studies in Islamic Society Contributions in Memory of Gabriel Baer. Haifa: Haifa University, 1994: 9-27..

Can, Sevim “Büyük Selçuklu Devleti’nde Siyasi Gücün Kadınlar Tarafından Kullanılması” Ortaçağ’da Kadın (ed: Altan Çetin) Ankara: Lotus Yayınları, 2011: s.395-419

Doğan, İsmail. Osmanlı Ailesinin Sosyolojik Bir Yaklaşım. Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2001.

D’Ohsson, Ignatius Mouradgea. Tableau Generale de l’Empire Ottoman. c. II. Paris: Imprimerie De Monsieur, 1787.

Ergin, Muharrem. Dede Korkut Kitabı. Ankara: Türk Dil Kurumu, 1989.

Faroqhi, Suraiya, “Onyedinci Yüzyıl Ankara’sında Sof İmalatı ve Sof Atölyeleri” İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası. c. 41. sy. 1-4. 1985: 237-259.

Faroqhi, Suraiya. Men of Modest Substance. Cambridge: Cambridge University, 1987.

Faroqhi, Süreyya. Osmanlı Kültürü ve Gündelik Yaşam -Ortaçağdan Yirminci Yüzyıla-. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayıncılık, 2000.

Faroqhi, Suraiya. Osmanlı Dünyasında Üretmek, Pazarlamak, Yaşamak. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2003.

Gerber, Haim. State Society and Law in Islam: Ottoman Law in Comparative Perspective. Albany: State University of New York Press, 1994.

Gerber, Haim. “Bir Osmanlı Şehri Olan Bursa’da Kadının Sosyo-Ekonomik Statüsü (1600- 1700)” Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. (çev.) Hayri Erten. c. VIII. sy. 8, 1998: 327-343.

Gömeç, Saadettin. “Kagan ve Katun” Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi. c. XVIII. sy. 29, 1996: 81-90.

Güler, Ali. “İlk Yazılı Türkçe Metinlerde Aile ve Unsurları” Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi I. Ankara: Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1992: 69-81.

Gündüz, Ahmet. “Kayseri ve Kırşehir Şeriyye Sicillerinde Türk Kadının Yeri ve Önemi Hakkında Bazı Tespitler” Ahi Evran Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi. c. IV. sy. 1 2003: 181-189.

İbn Bibi, Nâsırüddîn Hüseyn b. Muhammed b. Alî Ca‘ferî Rugadî Münşî. Anadolu Selçuklu Devletleri Tarihi. Ankara: Uzluk Basımevi, 1941.

İnalcık, Halil. “İstanbul”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. XXIII, 2001: 220-239.

Jaeschke, Gotthard. “Türkiye’de İmam Nikahı” Ord. Prof. Dr. Sabri Şakir Ansay’ın Hatırasına Armağan. (çev.) Ahmet Memcu, , Ankara: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 1964.

Jennings, Ronald Carlton. “Loan and Credit in Early 17th Century Ottoman Judicial Records: The Sharia Court of Anatolian Kayseri” Journal of the Economic and Social History of the Orient. c. XVI. sy. 2-3. 1973: 168-216.

Jennings, Ronald Carlton. “Women in early 17th century Ottoman Judicial Records: The Sharia Court of Anatolian Kayseri” Journal of the Economic and Social History of the Orient. c.18. sy.1, 1975: 53-114.

Kafesoğlu, İbrahim. Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 1953.

Karaman, Hayreddin. İslamda Kadın ve Aile, İstanbul : Ensar Neşriyat, 1993.

Kurt, Abdurrahman. “Osmanlı’da Kadının Sosyo-Ekonomik Durumu” Osmanlı Ansiklopedisi. c. V, İstanbul:İz Yayıncılık,1996, s. 438

Meriwether, Margaret Lee. “Women and Waqf Revisited: The Case of Aleppo, 1770-1840”

Women in the Ottoman Empire. (ed.) M. C. Zilfi. Leiden: Brill, 1997: 128-152. Mumcu, Ahmet. “Divan-ı Hümayun” TDV İslâm Ansiklopedisi, c.IX, 1994, s. 430 -432

Mutaf, Abdülmecid. “17. Yüzyılda Balıkesir’de Kadınlar” Yayımlanmamış Doktora Tezi. Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi Anabilim Dalı, 2002.

Okur Gümrükçüoğlu, Saliha. “Şikâyet Defterleri Işığında Osmanlı Hukuku ve Uygulaması (1649-1653)” Basılmamış Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Hukuk Anabilim Dalı Kamu Hukuku Bilim Dalı, 2010.

Oral, M. Zeki. “Sultan Hatun Senedi” Belleten. c.XIX. sy. 75, 1955: 385-394. Öz, Mehmet. “Reaya” TDV İslâm Ansiklopedisi, c. XXXIV, 2007: 490-493. Rullmann, Martin. Kadın Filozoflar. İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 1993.

Sağ, Vahap. “Tarihsel Süreç İçerisinde Türk Kadını ve Atatürk” C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi. c. II sy. 1, 2001: 9-23.

Sarı, Nil. “Osmanlı Sağlık Hayatında Kadının Yeri” Yeni Tıp Tarihi Araştırmaları, c.2-3. 1996/97: 11-65.

Şeker, Dursun Ali. “Mama Hatun” TDV İslâm Ansiklopedisi, c. XXVII, 2003: 548. Tomar, Cengiz. “Şecerüddür” TDV İslâm Ansiklopedisi, c. XXXVIII, 2010: 404.

Yüksel, Hasan. “Vakfiyelere Göre Osmanlı Toplumunda Aile” Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi II. Ankara: Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1992:. 468-503.

Zarinebaf-Shahr, Fariba. “Women, Law and Imperial Justice in Ottoman Istanbul in the Late Seventeenth Century” Women, the Family and Divorce Laws in Islamic History (ed.) Amira el Azhary Sonbol. Syracuse: Syracuse University Press, 1996: 81-95.

Zarinebaf-Shahr, Fariba. “Kentsel Alana Kadının Katılımı: XVIII. Yüzyıl İstanbul’unda Kadın Vakıfları”, Türkler, c. XIV, Ank.: Yeni Türkiye Yayınları, 2002: 15-24.


Bu yazı Kadın Olmak kitabında yer alan “Osmanlı Toplumunda Kadınlar” başlıklı yazıdan derlenmiştir.

Makale için bkz.