Prof. Dr. Ömer Çaha

“Feminizm” 

31 Ağustus 2013, İstanbul

“Feminizm Nedir”

  • Dünyada kadın söylemi nereye gidiyor?
  • Nasıl bir söylem giderek gelişiyor?
  • Bunun İslam dünyasında ve Türkiye’deki yansıması ve pratik politikalar üzerindeki etkisi nedir?

İslami camiada bir takım dernekler var, ama demokrasiyle bağlantılı olarak ve kadın haklarını bu çerçevede vurgulayan bir yapının olması çok önemli diye düşünüyorum. Bu söylem analizini dünyada, İslam dünyasında ve Türkiye’de gelişen kadın hareketi üzerinden yapabiliriz. Çünkü kadın hareketi dediğimiz olgu hakikaten bir realitedir. Dünyada gelişen bir hareket olarak bir realite. Bu realite aynı zamanda ülkelerin politikasına, siyasi partilerin söylemine, parti programlarına, politikalarına ve sivil toplum kuruluşlarının anlayışlarına etki ediyor. Yani doğal olarak çok boyutlu etkisi olan bir hareketten söz ediyoruz.

Hiçbir sosyal hareket toplumdan; sosyolojik, siyasal, kültürel koşullardan bağımsız olarak gelişmiyor. Kadın hareketleri de netice itibariyle geliştikleri sosyal ortamlardan etkileniyor ve toplumların değişimine, dönüşümüne paralel olarak değişim süreci yaşıyorlar. Bu bizim bütün sosyal hareketlerde gördüğümüz bir durumdur. Kadın hareketinde de doğal olarak bu böyledir.

Kadın hareketi söz konusu olduğunda birinci dalga, ikinci dalga ve üçüncü dalga kadın hareketinden söz edilir. Üçüncü dalga kadın hareketi çok bilinmiyor. Özellikle Türkiye’de feminist kadın hareketi içerisinde bu üçüncü dalga kadın hareketine aşina olan çok da insan yoktur aslında. Bu biraz da bilinçli bir pozisyon ve tavır almadır. Çünkü üçüncü dalga kadın hareketinin hem tehdit edici, meydan okuyucu bir boyutu hem de ezberleri bozucu bir boyutu vardır. O nedenle Türkiye’de çok fazla aşina olunmayan bir kadın hareketidir. Bu daha yeni yeni oluşuyor. Bu hareket feminist literatüründe de önemli bir tartışma konusudur.

Birinci dalga kadın hareketi eşitlikçi temeller üzerinden gelişen bir kadın hareketidir ve aşağı yukarı 18. yy.’dan itibaren tarih sahnesine çıkmıştır. Bu hareketin gelişme nedeni de büyük ölçüde modern dünyanın/ modernitenin gelişimiyle bağlantılıdır. Çünkü modernite belirgin bir şekilde kadın alanıyla erkek alanını birbirinden ayırmıştır. Geleneksel toplumda aslında kadın alanıyla erkek alanı modern toplumda olduğu gibi net olarak birbirinden ayrışmış değildir. Öncelikle toplumsal hayatın merkezi ailedir. Aile bugünkü gibi siyasetten, kamusal yaşamdan, ekonomiden ve eğitimden soyutlanmış bir kurum değildir. Bugün aile; büyük ölçüde bir pansiyon işlevi görür hale gelmiştir. Çocuğunun üzerinde anne babanın çok fazla etkisi yoktur. Kreş yaşından başlayıp okullaşma sürecinde eğitimin, okulun dolayısıyla sosyal ve siyasal kurumların çocuk üzerinde çok daha fazla etkisi olmaktadır. Ekonomik anlamda da bu böyledir. Aile geleneksel toplumda aynı zamanda ekonominin içindedir. Dolayısıyla ailenin sosyal ve siyasal hayatın merkezinde yer almasıyla beraber hem kadın hem erkek toplumsal ve siyasal hayatta beraberce yer alabilmektedir. Geleneksel toplumun böyle bir özelliği vardır. Geleneksel toplumda aile aynı zamanda üretici bir birimdir. Oysa modern toplumda üretimin aileden koparılması sonucunda aile bir tüketici mekanizması haline gelmiştir. Kısaca pasif bir kurum haline gelmiştir. Aile aynı zamanda pazarın bir hedef noktası haline de gelmiştir. Bugün aile büyük ölçüde aslında bir pazardır. Pazarın tam da merkezindedir. Bunu televizyon kanallarıyla / reklamlarla çok daha iyi bir şekilde anlayabiliyoruz. Şimdi böyle bir yapı içerisinde kadınlar doğal olarak toplumsal hayattan kopmuş oldular. Bu kadın hareketinin ortaya çıkmasının temelinde aslında bu durum etkili olmuştur. Birinci dalga kadın hareketi, orta sınıf İngiliz kadınlarının başlattığı bir harekettir. Kamusal alan büyük ölçüde erkek merkezli olarak gelişmiştir. Kadın önce ekonomiden koptu. Modernitenin ilk evrelerinde işe erkek alındı. Daha sonra eğitim aileden koparıldı. Okul dediğimiz müessese ortaya çıkmaya başladı. Burada da yine çocuklar aileden alınarak okula taşındı. Dolayısıyla kadın bu yeni ortaya çıkan toplumda o geleneksel toplumdaki işlevini büyük ölçüde yitirmeye başladı. Öte yandan egemenliğin paylaşılması dediğimiz demokratikleşmeyle beraber devletin / kralın elinde yoğunlaşmış olan egemenlik de demokrasiyle beraber toplumla paylaşılmaya başlandı. Fakat bu toplumun tümüyle değil, erkeklerle paylaşılmaya başlandı. Yani kadınların demokratik anlamda siyasal haklara kavuşmasının tarihi aslında çok yenidir. Mesela İngiltere’ye baktığımızda 1928, Fransa’da 1947’dir. Kadınların parlamentoda yer alma oranlarına baktığımızda da çok bilinen ve derin bir tarihi geçmişi yoktur. Fransa’da 1962’ye kadar kadınların meclisteki oranı %1.7’yi geçmemiştir. Ki Fransız Devrimi büyük ölçüde bir kadın figürü üzerinden gelişmiştir. Fransız devriminin sembolü Marianna’dır. Marya’nın yerine (Meryem Ana) Marianna’yı yerleştirmeye çalışmıştır. Fransız Devrimi böyle bir anlayış üzerinden gelişmiş olmasına rağmen kadının Fransız toplumundaki ve siyasal yaşamındaki yeri hep ikincil konumda olmuştur. Bugün Fransız parlamentosunda kadınların oranı % 16-17 civarındadır.

Dolayısıyla birinci dalga kadın hareketi özellikle kadınların da kamusal alanda var olması talebi üzerinden gelişen bir harekettir. Bu hareketin temel söylemi kadınların da erkekler gibi, erkeklerin yer aldığı her alanda yer alabileceğidir. Bu bakımdan bu büyük ölçüde bir eşitlik söylemidir ve burada temel referans da erkektir. Dolayısıyla temel dürtü erkek gibi olmak ve ekonomik, sosyal, eğitim, vs. alanlarında erkeğin elde ettiklerini elde etmektir. Bu eşitlikçi söylem tabii ki var olmaya devam ediyor. Bugün kadın hareketine büyük ölçüde özellikle de uluslararası kurumlara ve BM’in politikalarına yansıyan biçimiyle söz konusu eşitlik politikası en temel politikadır. Bu politika kadın hareketinin temelindedir. Fakat 1960’lara geldiğimizde yeni sosyal hareketler ortaya çıkmaya başlamıştır. Kökeni 1958’e dayanan ve 1960 kuşağı dediğimiz bu dönemde yeni bir dünya doğar ve yeni bir değerler sistemi gelişir. Post materyal dediğimiz daha insani değerler üzerinden bir takım sosyal hareketler gelişir ve bu sosyal hareketler içerisinde daha insan temelli olan bir bakış açısı gelişir. İşte bu post modernite o tarihlere kadar gider. Buradan bir kadın hareketi de filizlenmiştir. Bu yeni kadın hareketi tabii ki çok boyutlu olarak filizlenmiştir. Burada farklı kulvarlarda ama aşağı yukarı ortak temalar üzerinden gelişen bir kadın hareketinden söz ediyoruz.

İkinci dalga kadın hareketi dediğimiz kadın hareketinin temel söylemi erkek gibi kadın olmaktan ziyade kadın kimliğidir. Yani erkekten bağımsız kadın kimliği vurgulanmıştır. Birinci dalga kadın hareketinin ideal kadın tipi,  kadını tam anlamıyla kendi kadınsı özelliklerinden de sıyırarak aslında erkekleşmiş kadındır. Bunun modernleşmeye ya da moderniteye yansıyan projelerine bakıldığında, mesela Türkiye’de Kemalist kadın projesine baktığımız zaman tam da bu paradigma çerçevesinde geliştiğini görüyoruz. Eşitlik temeli üzerinden ama kadını aynı zamanda aslında bir nevi kadın olmaktan çıkararak onu erkekleştirmedir. Bu, Nilüfer Göle’nin Cumhuriyetçi Babaların Erkeksi Kızları kitabında karikatürize ettiği ve Yakıp Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara romanında anlattığı ideal kadın tipidir. Ankara romanındaki Selma, ata binen, erkeklerle arkadaşlık yapan, bütün arkadaşları subaylardan oluşan, bir askeri dünyaya bakış açısına sahip olan, gülmeyen, asık suratlı, topuklu ayakkabı giymeyen, makyaj yapmayan, saçını kısa kesen, pantolon giyen, kadınların ev partilerini aşağılayan ve onları aydınlanmaya ihtiyacı olan varlıklar olarak telakki eden bir kadın tipi ve kadın modelidir. Aslında bu, Cumhuriyet ya da Cumhuriyet modernleşmesinin temel kadın tipidir. Yani ondan beklediği şey budur. Bu kadın tipinin üç misyonu vardır:

1. Bu kadın figürü üzerinden batı dünyasına bir mesaj vermek. Aslında Kemalist kadın projesi büyük ölçüde budur. Kadını kamusal alana dahil etmek suretiyle batı dünyasına “biz de sizin gibi olduk, muasır medeniyet ailesine girmeye başladık” mesajı verilir, ama aslında Türkiye’deki bu Kemalist modernleşme gibi Üçüncü Dünya ülkelerinde takip edilen bu modernleşme ya da ulus yaratma süreçlerinde aşağı yukarı benzer bir süreç takip edilmiştir.

2. O süreçte kadınlara aynı zamanda ulusu eğitme ve öğretmenlik misyonu yüklenmiştir. Kadın kamusal alana gelecek orada öğretmenlik yapacak, milleti eğitecek, milletin rehberliğini yapacak ve onu aydınlatacaktır. Onun için Kemalist modernleşmede öğretmen kadın, başlı başına bir değere ve önemli bir misyona sahiptir. Deyim yerindeyse kilisenin rahibeleri neyse aslında o tarz bir misyon yüklenmiştir kadın. Kemalist projede öğretmenlik böyledir. Kutsal bir öğreti söz konusudur.

3. Kutsal öğretiyi siz yayıyorsunuz. Aydınlanılmış ve ulaşılmış “modernite” dediğimiz bir hakikat vardır. O hakikati öğretmenler aracılığıyla topluma katman katman yayıyorsunuz. Onun kadın cephesini de işte kadın öğretmenler yapar. Bu sadece Kemalist projeye özgü bir şey değil. Yani kendi tarihimizde Osmanlı son döneminde de bu modernleşme süreciyle beraber “muallime hanım” kavramı ortaya çıkmıştır. Bu Abdülhamit’in de bir projesidir. Muallime hanıma verilen misyon aynen budur. Muallime hanım bu moderniteyle ulaşılan mutlak hakikat ve değerleri topluma yayar. Bu onun temel misyonudur.

Bu İkinci Dalga kadın hareketi buna da bir reaksiyondur esasında. Kadının olduğu gibi olması ve kadınsı değerler üzerinden bir değerler sistemi geliştirmesi ve dünyayı bunun üzerinden şekillendirmesi gibi bir söylem geliştirmiştir. Burada tabii çok farklı yorumlar söz konusudur. Postmodern Feminizm dediğimiz yaklaşımlar, radikal yaklaşımlar ve değişik feminist yaklaşımlar söz konusudur. Ama bunların hepsi İkinci Dalga kadın hareketi kapsamında kabul ediliyor. İkinci Dalga kadın hareketinin şöyle bir çıkmazı var. İkinci Dalga kadın hareketi bütün insanları kadın ve erkek şeklinde “özcü” dediğimiz bir yaklaşıma indirger. Yani bir tarafta erkekler bir tarafta kadınlar vardır. Kadınların ezilmesinin yegâne nedeni erkeklerdir ve kadınların kurtuluşu da varoluşu da kendilerini var etme süreçleri de bu erkekle mücadele sürecinden geçer. Burada İkinci Dalga kadın hareketinin erkeği bir anlamda “düşmanlaştıran” bir bakış açısı vardır.

Kısaca şunu söylemeliyiz ki hem Birinci Dalga hem de İkinci Dalga kadın hareketinde temel unsur, kadınların hepsinin sanki topyekûn olarak aynı çıkarlara, aynı değerlere, aynı dünya görüşüne, aynı inanca sahip olduğudur. Dolayısıyla evrensel bir kadın algısı söz konusudur. Bir Müslüman kadın, bir zenci kadın, herhangi bir sosyal sınıfa tabi olan kadın ya da bir etnik kadın ayrımı söz konusu değildir. Bütün bunlardan yani context’ten ve sosyal koşullardan bağımsız; genel ve soyut bir kadın algısı söz konusudur. İkinci dalga kadın hareketinin temel problemi ve çıkmazını bu oluşturur. Bu bakımdan feminist hareket ve genel olarak bu hareket içerisinde 1970’lerden itibaren kadının farklı ezilme biçimlerine dikkat çeken bir yaklaşım gelişmeye başlamıştır. Bunların temeli büyük ölçüde Amerika’da başlayan zenci kadın hareketine kadar gider. Bu zenci kadınlar diyorlar ki aslında bu batıda gelişmiş olan kadın hareketi beyaz batılı kadın ideal tipi üzerinden gelişmiştir ve bütün kadın algısı da esas itibariyle budur. Ve dünya kadınlarına, diğer kadınlara önerdiği şey de beyaz batılı kadın gibi olmak, onun değerlerine sahip olmak ve onun gittiği yoldan gitmektir. Modernitenin kendisi de daha doğrusu modernizmin kendisi de böyle bir şeydir. Modernizm, etnocentrik bir yaklaşımla batıda gelişmiş olan modernite ve modernleşme deneyimini evrensel bir deneyim olarak kabul eder ve bunu dünyanın öteki toplumlarına da ideal bir model olarak sunar. Dolayısıyla diğer toplumların da modernleşme sürecinin buradan geçeceği varsayımına dayanır. Şimdi bu kadın hareketi dolayısıyla birinci ve ikinci dalga kadın hareketi de büyük ölçüde aslında modernist bir şablon içinde gelişmiştir. Bunların da aynen modernizmde olduğu gibi dünyanın diğer etnik kadınlarına önerdiği şey beyaz batılı kadının ve etnocentrik yaklaşım içerisinde gelişen deneyimlerinden ibarettir. Bu bakımdan ilk defa zenci kadın hareketi buna başkaldırmıştır. Öylesine bir başkaldırmıştır ki zenci bir yazar şöyle der: “Zenci kadın aslında beyaz batılı kadından ziyade, zenci erkeğe daha yakındır”.

Erkekle kadın arasında bütün feminist paradigmanın, aşağı yukarı son 150-200 sene içerisinde ortaya koyduğu fay hattının iki tarafında kadın erkek ayrımının en azından siyah kadınlar için geçerli olmadığını, siyah kadınların siyah erkeklerle aynı tecrübeye sahip olduğunu, aynı kölelik deneyimine sahip olduğunu, siyah erkek beyaz erkek karşısında ne yaşıyorsa siyah kadının da beyaz kadın karşısında aynı şeyleri yaşadığını söyler. Dolayısıyla bu deneyim üzerinden baktığımız zaman siyah kadınla siyah erkek arasındaki deneyim ortaklığı siyah kadınla beyaz kadın arasındaki deneyim ve kader ortaklığından daha fazladır. Bizi aslında siyah erkekten çok beyaz kadın eziyor diyorlar. Buna “bağlamsal ezilme koşulları” deniyor. Bizim bu context’i (bağlamı) görmemiz lazım. Eğer görmezsek o zaman yanlış teşhisler yaparız. Bu bakış açısı daha sonra postmodernist yaklaşımdan da etkilenmiştir.

Kadın hareketinin postmodernizmin etkisi altında kalması sonucunda kadın hareketine de belli bir postmodernist yaklaşım sirayet etmiştir. Postmodernizmin de temeli çoklu bir hakikat anlayışıdır. Bu yaklaşımda Batı merkezli tek bir kurtuluş anlayışı yoktur, tek bir gelişme anlayışı yoktur, tek bir kalkınma anlayışı yoktu ve tek bir varoluş biçimi de yoktur. Bunlar sosyal koşullara ve bireylerin, grupların, toplumların deneyimlerine bağlı olarak çoğul bir boyut kazanabilir. Dolayısıyla biz kadın kurtuluşu dediğimiz zaman ya da genel olarak postmodernizm şablonu içerisinde ifade edelim; genel olarak kurtuluş dediğimiz zaman tekil bir kurtuluş biçimini kastetmiyoruz. Halbuki modernitenin bize söylediği biçimiyle kadın kurtuluşu, iyi bir eğitim almaktan, profesyonel bir kimliğe sahip olmaktan yani bir mesleğe sahip olmaktan ve kamusal alanda yer almaktan geçiyor. Bu yaklaşıma göre bunun ötesinde bir kurtuluştan söz edemeyiz. Daha modernist baktığımız zaman kadının aynı zamanda geleneksel / dinsel değerlerden arınması, kurtuluşunu getirecek olan şeydir. Dolayısıyla bu bakış açısından baktığınız zaman Müslüman bir kadın Müslümanlığı devam ettiği sürece kurtuluşa eremez. Bu yaklaşımın çok farklı boyutlarını Türkiye’de değişik vesilelerle görüyoruz. Esasında hakim olan resmi kadın kurtuluşu anlayışı ya da genel anlamda kurtuluş anlayışı zaten büyük ölçüde böyledir. Sekülerizm anlayışı (din-devlet ilişkisi anlayışı) böyledir. Devlete yüklenen misyon böyledir. Laik olmak demek sizin zihinsel olarak iç dünyanız itibariyle bütün geleneksel / dinsel vs. değerlerden arınmanız ve bu rasyonalite / akıl denen şey çerçevesinde düşünmeniz demektir. Bu felsefi anlamda hiç bir şekilde anlaşılabilir bir şey değildir. Bu anlayışa göre evrensel bir akıl vardır. Tarihten, kültürden, deneyimden bağımsız olarak işleyen bir akıl. Bu makina gibi bir şeydir. Siz bunu ne kadar önyargılardan, adetlerden, örflerden, geleneklerden arındırırsanız o kadar özgür oluyorsunuz. Başka bir anlamda makina oluyorsunuz. Akla yüklenen şey budur.  Halbuki bu anlayışın temeline biraz indiğimizde aslında akıl; bir makina değil, bir robot değildir. Akıl dediğimiz şey insanın varoluşuyla beraber devam eden bir şeydir. İnsanın ayrılmaz bir parçasıdır ve akıl aslında insanın deneyimiyle bağlantılıdır. Aklılaştırma dediğimiz şey aslında haklılaştırmaktan ibarettir. Bir şeyi belli bir referansla meşrulaştırma biçimimizdir. Akıllaştırma / haklılaştırma biçimimizle bir başkasının bu aklılaştırma / haklılaştırma biçimi birbirinden çok farklı olabilir. Bu, bizim tamamen deneyimimize ve tecrübemize bağlıdır. Bir olaya bir zencinin bakışı ile bir beyazın bakışı farklı olabilir. İkisinden de nesnel, evrensel, tekil bir akıl ve bir yaklaşım biçimi bekleyemeyiz. Bir erkeğin yaklaşımı ile bir kadının yaklaşımı farklı olabilir. Ezenle ezilenin bilinçaltı birbirinden çok farklıdır. Bilinci, hafızası, psikolojik boyutu da farklıdır. O bakımdan aslında böyle bir akıl yoktur.

Akıl dediğimiz toplumun kültürel değerlerinin bireyin tecrübesinin ve inançlarının süzgecinden geçerek oluşan bir olgudur.  Postmodernist yaklaşım biçimi de budur. İnsanların akıllaştırma biçimleri de farklıdır. Çünkü deneyimleri farklıdır. Onun için postmodernizme yöneltilen eleştirilerden bir tanesi aslında muhafazakâr bir ideoloji olduğu şeklindedir. Çünkü muhafazakârlığın temeli budur. Tecrübeyi hem bireysel, hem toplumsal, hem de grupsal anlamda önemser ve politikalarını bunun üzerinden geliştirir. Gelenekleri, örf ve adeti önemsemesinin temelinde de bu vardır. Çünkü gelenekler / görenekler, örfler/ adetler bir toplumun hafızasını ve bilincini oluşturur. Ve bunlar çok dinamik şeylerdir. Bunun içindir ki bir gelenek hiçbir zaman olduğu gibi kalmaz. O zamanın şartlarına, deneyimine bağlı olarak kendini revize eder. Daha yumuşar ve daha farklı boyut kazanır ve o toplumun bilincini, hafızasını oluşturur. Onu elinden alırsanız toplumun kendisi çöker. Muhafazakâr ideolojinin temeli budur. Bu bakımdan buradan hareketle postmodernistleri eleştirirler. Postmodernizmin bu anlamda muhafazakârlıkla örtüşen bir damarı vardır. O damar da işte budur. Tecrübenin önemsenmesidir. Üçüncü dalga hareketi büyük ölçüde bu hat üzerinden gelişiyor. Bu nedenle üçüncü dalga kadın hareketi tek tip kadın hareketi değildir. Buna “üçüncü dalga kadın ittifakı” da deniliyor. Bu grupta 3. Dünya kadınları var, Afrikalı kadınlar var, Avrupa’da ve ABD’de yaşayan siyah kadınlar var, Müslüman kadınlar var ya da birtakım toplumlarda etnik özelliklerinden dolayı ikincil konumda kalan etnik kadınlar var.

Son zamanlarda bu anlayışın lokomotif gücünü büyük ölçüde İslami Kadın Hareketi oluşturmaya başladı. Özellikle Mısır’da, Cezayir’de ve İran’da İslami temeller üzerinden gelişen bir kadın hareketi iki boyutlu olarak gelişti. Buna kimisi İslami Feminizm diyor. Bir boyutu itibariyle bu batıda gelişmiş olan kadın algısına yani özcü ve evrensel kadın algısına bir meydan okumadır. Onlara şunu söylüyor: sadece siz yoksunuz, biz de varız ve bizim kurtuluşumuz sizin kurtuluşunuzdan farklı olabilir. Bir Müslüman kadının özgürlüğü örtüden arınmayı gerektirmez. Tam tersine örtüyle beraber özgürlüğünü yaşayabilir ve varoluşunu onunla beraber sağlayabilir. Dolayısıyla Müslüman kadının varoluş biçimine ve tercihine sizin saygı göstermeniz gerekir. Sizin bu anlamda bizden bir üstünlüğünüz yoktur. Birinci mesajı budur. Bu mesajı Batılı kadınlara verir. İkinci mesajı da geleneksel İslami değerlerin yeniden yorumlanmasıdır. Diyorlar ki; bizim geleneksel İslami anlayışımızda erkek ön plana çıkmıştır. Erkek üstündür ve kadın ikincil plandadır. Yani erkek kadınını dövebilir, şiddet uygulayabilir, birtakım şeylerden mahrum edebilir vs. Daha yaratılışa bakıştan itibaren erkek kadına üstün, kadın erkeğe göre daha ikincil konumda olacak şekilde bir yorumlama söz konusudur. Bu yoruma göre kadın Adem’in eğri olan eğe kemiğinden yaratılmıştır. Aslında Kur’an-ı Kerim’e baktığımız zaman böyle bir yaratılış ifadesi yoktur. Allah kadınla erkeği aynı tabiattan, aynı doğadan, Adem’in doğasından yaratmıştır. Belli bir anlayışla, perspektif ve bir dünya görüşüyle kutsal metine baktığınızda metni o şekilde yorumluyorsunuz. Bu anlamda kadının doğasını yorumlama açısından geleneksel İslami anlayışında çok belirgin bir Hıristiyanlık teolojisi etkisi vardır. Geleneksel Hıristiyanlık anlayışında kadın nâkıs olandır. Kadın şeytanın manipülasyonuna açık olandır. Adem’i yoldan çıkarandır. Bütün insanoğlunun günahından sorumlu olandır. İslami kadın hareketi içinde yer alan kadınlar bu anlayışı sorguluyorlar. Diyorlar ki; Allah adildir. Allah’ın adaleti bir cinsi başka bir cinsin kölesi olacak şekilde onu konumlandırmaya uymaz. Allah’ın adaleti bunu kaldırmaz. Allah’ın adaleti hakkaniyet üzerinden gelişir. Tabii ki roller farklı olabilir. Kadının doğası farklıdır, kadın annedir. Kadın çocuk bakabilir ve yemeği yapabilir. Bunlar rollerle ilgilidir ama hukuki konumu ve insani değeri itibariyle, bu değerler üzerinden gerekirse siyasal ve toplumsal rolleri itibariyle kadının erkeğe göre ikinci planda olmasını gerektiren bir şey yoktur. Dolayısıyla bütün İslami normları da bu hakkaniyet üzerinden yeniden yorumlamamız gerekir. Bu anlayış giderek yaygınlaşıyor. Bu dünyada da özellikle bu kadın hareketi feminist literatürde ilgiyle karşılanan, ilgi çeken bir yaklaşım biçimidir. 2005’de Barcelona’da bu konuyla ilgili bir konferans yapıldı ve bir deklarasyon yayınlandı. Ana hatlarıyla bunu söylüyorlardı. En son geçen Mart ya da Nisan ayında İtalya’da yine İslami feminizm adı altında böyle bir workshop yapıldı. Değişik ülkelerden akademisyenler katıldılar. Bu çalışmalar sonucunda genelde bir deklarasyon yayınlıyorlar.

Türkiye’ye dönecek olursak Türkiye’de aslında Osmanlı son döneminde Avrupa’dakine benzer bir şekilde bir kadın hareketi gelişiyor. Anayasal hakların yaygınlaşmasıyla erkekler kamusal alanda daha etkin olmuştur. Modernite ya da modern ekonomi üzerinden zaman içerisinde kadın emeği de kamusal alana taşınır. Bir emekçi sınıfı oluşturur. Öbür taraftan da Osmanlı’nın aşağı yukarı 70-80 sene içerisindeki yaşadığı savaşlar sonucunda, büyük ölçüde kamusal alanın değişik cephelerinde yani sadece ekonomi değil aynı zamanda askeriyede ve eğitim alanında kadına ihtiyaç hasıl olmaya başlar. Dolayısıyla erkeklerden boşalan alanı büyük ölçüde kadınlar doldurmaya başlar. Mesela 1908’de yapılan bir envantere göre; sanayi iş kollarında çalışan işçilerin %70’i kadındır. Çok büyük bir yekûndur bu. Erkekler de büyük ölçüde cephededir.

Kadınların kamusal alana gelmesiyle beraber bu kadınların da kendiliğinden bir hak arayışı ve talebi söz konusu olmaya başlıyor. Bu durum, ünlü “Kadınlar Dünyası” isimli derginin çıkmasına vesile oluyor. Bu dergi Hukuk-i Nisvan Cemiyeti’nin bir yayın organıdır. Ve bunlar söylemlerini büyük ölçüde eşitlik üzerinden geliştirirler. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi yönünde mücadele ederler. Mücadeleleri aşağı yukarı 1935 senesine kadar devam eder. Cumhuriyet ilan edilmeden (29 Ekim 1923’den önce) Haziran’da bunlar bir araya gelerek Türk Kadınlar Halk Fırkası’nı kurarlar. Nezire Muhittin ve arkadaşlarının oluşturduğu bir harekettir. 1923, 1927, 1931 ve 1935 seçimlerinde kampanya yürütürler ve kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi yönünde mücadele ederler. Bu kadınların siyasi partiye girmelerine izin verilmediğinden, “Türk kadınlar Birliği” adıyla bir dernek kurarlar. Bu dernek de 1935 senesine kadar varlığını sürdürür.

1935’de Türkiye’de sivil toplumun tasfiyesi büyük ölçüde tamamlanmıştır. Cumhuriyeti kurduğumuzda Osmanlı’dan önemli bir sivil toplum geleneği devralınmıştı. Geleneksel sivil toplum örgütleri vardı. Vakıflar, tarikatlar vs. bunun en önemli unsurlarıdır. Buna aynı zamanda modern bir takım sivil toplum normları ilave edilince aslında Cumhuriyet Osmanlı’dan dikkate değer bir sivil toplum geleneği devraldı. Fakat Takrir-i Sükun Kanunu ile beraber 1925’den itibaren sivil toplum büyük ölçüde yeraltına gönderilmiş ve yasaklanmıştır. Muhalif medya bastırılmıştır. Dini gruplar tamamen siyasal ve kamusal alanın dışına itilmiştir. Bununla hem geleneksel hem de modern sivil toplum dinamikleri köreltilmiş, yasaklanmış ve bastırılmıştır. Mesela 1912 seçimlerinde 30 tane siyasi parti vardır. Cumhuriyet öncesinde 3 tane çok partili seçim yapıyoruz.  1908, 1912, 1914 seçimleri çok partili seçimlerdir, ama daha sonra tek partili sisteme doğru evrilmiştir.

Cumhuriyet Halk Fırkası etrafında devlet-toplum bütünleşmesi söz konusu olmuştur. Devletle bir araya gelmenin tek yolu partiden geçer. Bunun sosyal hayattaki ayağını da Halk Evleri oluşturmuştur. 1935’e geldiğimizde Halk Evleri’nin kurulmasıyla beraber geride birkaç tane sivil toplum kuruluşu kalmıştır. Bunlardan birkaçı Türk Kadınlar Birliği, Masonlar Locası ve Türk Ocakları’dır. Bunlar da tasfiye edilir. Türk Kadınlar Birliği çok ince bir stratejiyle kapatılır. Türk Kadınlar Birliği uluslararası arenada da dikkat çekmiştir. Kemalizmin Batı dünyasında temsili kadınlar üzerinden yapıldığından ve kadın derneği kapatan bir görüntü vermek istenmediğinden derneğin kapanışıyla ilgili 2-3 senelik bir hazırlık dönemi vardır. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) yönetimi CHP’ye yakın olan kadınların parça parça dernek yönetimine girmesini sağlıyor ve öyle bir noktaya geliyor ki 1935’de bunlar çoğunluğu ele geçiriyorlar. 1935’de uluslararası bir kadın kongresi düzenliyorlar. Kongreye 40 farklı ülkeden davetli katılmış ve orada kadınların değişik sorunları gündeme getirilmiştir. Kongrenin sonunda da özel bir gündemle toplanılmıştır. Halk evlerinin kurulduğu ve kadına her türlü hakların verildiği vurgulanmıştır. Bu bakımdan Türk Kadınlar Birliği’nin varlığına bundan sonra ihtiyaç olmadığı deklare edilmiştir. Bu noktada birliğin kendi kendini feshetmesi önerilmiştir. Feministler buna karşı çıkmış, fakat Kemalistler ağır bastığı için dernek kendi kendisini feshetmiş bir dernek görüntüsü vererek tasfiye edilmiştir. Bundan sonra kadınlar genel olarak büyük ölçüde Kemalist rejimin hizmetine girmiştir. Eğitimli, okumuş ve okuyan kadın olmak aynı zamanda Kemalist olmak, Atatürkçü olmak ve onun yolunda gitmek anlamına gelmiştir. Bu anlayış 1970’lere kadar devam etmiştir.

1975’de BM kadın konusunu gündemine almaya başlıyor. 1975 senesini Kadın Yılı olarak ilan ediyor. 1975-85 dönemini de “Kadın 10 Yılı” olarak ilan ediyor. Herhangi bir konu BM tarafından ele alındığı zaman katman katman üye ülkelere yayılıyor ve etkileri de görülüyor. Kadın meselesinde de böyle olmuştur. Dolayısıyla 1975’den itibaren Türkiye’de hem hükümetler hem de sosyal hareketler özellikle sol hareketler ciddi bir şekilde kadın konusuna eğilmeye başlamıştır. BM bünyesinde kadınlara yönelik bir takım birimler var. CEDAW İzleme Komitesi örneğin. Bu komite, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin hükümlerini toplumlarda ve değişik hükümetlerde takip eden bir komitedir. BM Kadının Statüsü Komisyonu var. Kadın konusunda bu iki kurum ön plana çıkıyor.

İslami kadınlar 1950’den itibaren görülen imam hatip okulları üzerinden kamusal alana girmeye başlamıştır. İlmin hem kadın hem de erkeğe farz olduğu anlayışı Müslümanlar arasında özellikle İlahiyat çevrelerinde yaygınlaşır. İlahiyat fakültelerinin de açılmasıyla beraber kadınların da ayrıca ilahiyat fakültelerine girme süreci baş göstermiştir. 1961’de üniversitede başını örten 4 kadın vardır. Fakat ondan sonra bu durum hızla yaygınlaşmaya başlar. 1962-63’den itibaren Şule Yüksel Şenler’in kendi başına başlattığı bir hareket vardır. Bütün Türkiye’yi dolaşarak örtünmenin erdemleri ve kadın için önemi üzerine konferanslar verir. Böylece başını örten Müslüman kadını kamusal alanda görmeye başlıyoruz.

1970’lerde kadınların hem sol cenahta hem de İslami kesimde Kemalizmden / Atatürkçü kimlikten farklı bir kimlikle kamusal alanda kendilerini göstermeye başladıklarını görüyoruz. Müslüman kadına yaklaşımda Kemalist bakış açısı büyük ölçüde devam ediyor ama aslında giderek marjinalleşiyor. Esas gelişme 1980 sonrası yaşanıyor. 1980 senesinde şöyle bir dönüm noktası var. 12 Eylül askeri darbesiyle beraber daha önce 1970’lerde baskın olan sol ideoloji kamusal alanın dışına itilince solun daha önce kendi bünyesinde himaye ettiği bir takım kimlikler bu defa üst çatı olan soldan bağımsız olarak, kendi değerleri ve kimlikleri üzerinden kamusal alanda kendilerini göstermeye başlamışlardır. Kadın hareketi bunlardan birisidir. Kadın hareketinin öncü isimlerinden biri Şirin Tekeli’dir. Aynen şöyle der: “Bu sol ideolojiden kurtuldukça biz kendimizi giderek daha feminist olarak kimliklendirme cesareti bulduk.” 1980’ler boyunca bu durum sol grupta çok ciddi bir reaksiyona yol açmıştır. Bu süreç, aşağı yukarı 1981-82’den sonra başlar. 1992’ye kadar Türkiye’de yayınlanan bütün dergileri incelediğimizde sağda, solda ve İslami kesimde tamamının mutlaka bir kadın sayısı olduğunu görürüz. Kadın konusu ciddi bir şekilde Türkiye’nin gündemine girmeye başlamıştır artık. Sinemada da çok ciddi bir konu olmaya başlıyor. Atıf Yılmaz’ın filmlerine dikkat ederseniz büyük ölçüde kadın konusu ele alınmıştır. Bu filmlerde kent yaşamında çalışan ya da eşi ölmüş ve kendi ayakları üzerinde var olmaya çalışan bir kadının hikayesi işlenmiştir. Dolayısıyla kadın konusu Türkiye’de ilgi çekmeye başlamıştır. 1980’ler boyunca Türkiye’de feminist hareket de gelişmiştir. Bu feminist hareket büyük ölçüde aslında altını çizdiğimiz bu modernist şablon içinde gelişmeye başlamıştır. Bu bakımdan Kemalizm’in kadına yüklemiş olduğu misyonu çok da görmezden gelen bir kadın hareketi değildir. O söylem üzerinden gelişmiştir. O bakımdan Müslüman kadının sorunlarına, başörtülü kadının sorununa ve mücadelesine kayıtsız kalmıştır. Müslüman kadına gösterdiği şey de kendisi gibi olmaktan geçer. Bu feminist hareket içerisinde aşağı yukarı 2-3 yaklaşım gelişiyor. Bunlar Sosyalist, Radikal ve Eşitlikçi Feminizmdir. 1990’lardaki söylem: Türbanlı kadından feminist mi olur? Birisi diyor ki, Feminist dahi olsa türbanlı bir kadınla asla! Bu; aslında Kemalist ve Modernist bir yaklaşım biçimidir. Fakat 2000’lere geldikten sonra özellikle kadın hareketinin Türkiye’de kurumsallaşması ve üniversitelerde akademik ortamda kadın konusunda çalışmalar feministleri ve Türkiye’deki kadın hareketini biraz da toplumla buluşturdu. Daha önce sanal bir kadın hareketi vardı. Türkiye’de Türk Kadını’na da evrensel bir şablonla bakan bir kadın hareketi söz konusuydu. Bunlar sahaya inince sahadaki kadınlarla konuştukça kendilerini sorgulamaya başlamışlardır. Bu feminist hareket, Türkiye’deki kadını kendi sorunları içerisinde keşfetmeye ve dolayısıyla anlamaya başlamıştır. Bunun sonucunda 2000’li yıllardan itibaren Türkiye’de de giderek böyle postmodern feminist bir anlayış gelişmiştir. Bunun baskın anlayış olduğunu söylemiyorum ama böyle bir anlayış gelişmeye başlamıştır. Bu anlayış Müslüman kadını anlamaya dönük bir çaba içerisindedir. Müslüman kadının başörtü mücadelesinin aslında bir kadın mücadelesi olduğunu söyler. Çünkü bu kişisel bir tercihtir. Bunun arkasında inanç, vs. olabilir ama netice itibariyle bu kişisel bir tercihtir. Onun var oluşuyla ilgili bir tercihtir. Dolayısıyla Türkiye’de kadın hareketinin bunu sahiplenmesi gerektiğine ilişkin bir söylem giderek özellikle bu genç feminist kuşak arasında yaygınlaşmıştır. Bunun en bariz platformu Amargi dergisidir. Bu dergi tam da böyle bir söylem üzerinden gelişiyor. Şu anda feminist kadınların en önemli dergisidir. Böyle bir anlayışı savunuyor. Burada başörtü mücadelesinin aslında bir kadın hakları mücadelesi olduğu ve bunun sahiplenilmesi gerektiğine ilişkin bir söylemi çok net bir şekilde görebiliyoruz. Kısaca toparlayacak olursak gerek dünyada gerek Türkiye’de ve gerekse İslam coğrafyasında giderek böyle bir anlayış gelişiyor.