Nazife Şişman ile Kadına Yönelik Söylem Çalışması – “Kadın ve Sosyal Hayat”

19. ve 20. yüzyıl boyunca “yeni kadın”ı tartıştı dünya. Çünkü hızlı değişimin hem motoru hem de en fazla etkilediği kesimdi kadınlar. Genelde yaşanan değişim çok köklü ve derindi; ama bu değişim, kadınların hayatında daha bariz görünür oldu.

Bugünse “yeni kadın”dan ziyade “yeni insan”ı tartışmamız gereken bir döneme geldik. İki yüz yıl öncesinde başlayan değişiklikler daha ziyade kadınların hayatını doğrudan etkileyen dönüşümlerdi: mesela ev ekonomisinin çöküşü, ailede iş bölümü, kürtaj hakkı, hukuk alanındaki yeni düzenlemeler. Bunlar kadınların hayatını doğrudan etkileyen radikal değişikliklerdi. Ama günümüzdeki radikal değişiklikler, mesela yeni üreme teknikleri, genetik müdahaleler, dijital protezler, yapay zeka gibi gelişmeler sadece kadınları etkilemiyor. Kadın erkek hepimizi etkiliyor. İnsanın sınırlarının tartışıldığı bir dönemde, cinsiyetin ötesinde, türün devamlılığına ilişkin risklerle karşı karşıya insanlık.

Cinsleri aşan bir “yeni insan” sorunu ile karşı karşıyayız. Ama cinsiyetin ve cinselliğin insan hayatındaki konumunu değişip dönüştüren sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve teknik süreçler de eş zamanlı olarak tedavülde. Bir tarafta klasik “kadın sorunu” devam ediyor, diğer tarafta cinsiyetin heteroseksüellik üzerinden tanımlanmasına karşı çıkan, kadınların ezilmesini sosyo-ekonomik yapılara değil de söylemin yeniden üretilmesine bağlayan, cinsiyeti tamamen kültürel bir inşa olarak kabul eden yaklaşımlar seslendiriliyor.

Kadın meselesini ya da cinsiyeti tartışırken biz de bu genel çerçeveyi ve terminolojiyi kullanıyoruz. Bu sebeple çağdaş tartışmaların sosyo-politik arka planını anlamak üzere hem Batı hem de İslam dünyasının yakın tarihinde iz sürmek zorundayız. Çünkü bugünü belirleyen dündür.

Avrupa tarihinde, genelde tüm Batı tarihinde kadın tartışmalarının Orta Çağlardan beri hangi sosyo ekonomik ve düşünsel çerçevelerde ortaya çıktığı üzerine oldukça ayrıntılı tarihsel çalışmalar var. Quarrele des femmes(kadınların kavgası) ya da quarrele des sexes (cinsiyetlerin kavgası) denilen, “kadınların ruhu var mı? kadınlar insan mı?” tartışması ile başlayan, “ev kadını ve anne”nin yüceltildiği dönemlerle devam eden, daha sonra ise eşitlik söyleminden özgürleşme söylemine evrilen bir kadın tarihini dönemler boyunca izleyebileceğimiz  çalışmalar mevcut.

Peki neden Batı’daki kadının tarihiyle başlıyoruz konuya? Çünkü Avrupa tecrübesi, meselenin kavramsal arka planını belirliyor. Birincisi bu. İkincisi ise modernlik, önce sömürgecilik ve askeri işgallerle, ardından küresel ekonomi vasıtasıyla bütün dünyaya yayıldı. Yani artık Batı diye bir şey yok. Aynı küresel kapitalizmin belirlediği aynı koşullar altında yaşıyoruz. Dünyanın bir ucunda rüzgar esse öbür ucunda fırtına kopuyor. Bu sebeple Batı’daki kadın tartışmalarının tarihsel arka planını bilmek zorundayız.

Vurgulamak istediğim birinci husus bu.

Belirtmek istediğim ikinci husus ise şu: Neden hep kadını konuşuyoruz? Esasında çok yönlü ve çok boyutlu sorunlar var karşımızda.

Aile bazında düşünecek olursak…

-ailelerin çocuk merkezli oluşu,

-boşanmaların kolay hale gelmesi,

-evlilik örüntülerinde yaşanan değişimler, mesela aşkın evliliğe tek gerekçe oluşturacak bir konuma oturması -daha önceki yüzyıllarda evlilik bireylerin akışkan duygularına, yani böyle kaygan bir zemine emanet edilemeyecek kadar ekonomik ve siyasi bir kurum olarak görülürdü-,

-tek ebeveynli yani çoğunlukla anne ve çocuktan oluşan ailelerin sayısındaki artış,

-evlenmemenin hem kadınlar hem erkekler arasında yükselen bir oranda seyretmesi vb.

Aile bazında bile baksak çok boyutlu sorunlarla karşı karşıyayız. Ama biz oturmuş kadınları konuşuyoruz. Neden?

Esasında cinsler arası ilişkide de aile örgütlenmesinde de çok önemli transformasyonlar yaşıyoruz. Bu değişimlerin tek öznesi kadınlar değil, tek sorumlusu da. Ama bu değişimleri daha ziyade kadınlar üzerinden tespit etmek, genel bir yaklaşım. Evet, genelde kabul görüyor “kadınlar değişti, her şey değişti” söylemi. “Kadınlar çalışmaya başladılar, aile çöktü, çocuklar perişan oldu” şeklinde kolaycı ve yargılayıcı tespitlerle karşılaşıyoruz her gün. Ama resmin hepsini veren bir yaklaşım değil bu. O yüzden ben kadınların hayatındaki değişimi daha geniş bir dönüşüm döngüsüne yerleştirerek anlamaktan yanayım.

Batı’daki kadının hayatında en belirleyici değişiklik, feodalizmin bitmesi ve kapitalizmin gelişmesiydi. Sanayiye dayalı bir ekonomiye geçiş, pek çok siyasal ve toplumsal değişmeyi de beraberinde getirdi. Kadınlar açısından bu değişimin önemi, küçük aile işletmelerinin ortadan kalkmasıyla kadınların ekonomideki ağırlığının azalmasıydı.

Endüstri devriminin ortaya çıkardığı yeni üretim sistemi, kadınları üretim sürecinin dışına itti. Çünkü üretim evlerden fabrikalara taşındı. Max Weber’in evle iş arasında yaşandığını söylediği boşanmaydı bu. Daha önce evde üretime katkıda bulunan kadın, ağırlığa sahip olduğu bu mekânda ağırlığını kaybetti. Sadece tüketici oldu. Ev kadını da geçim ekonomisinin aksine üreticilikten tüketiciliğe geçiş yaptı ve yaptığı işler kapitalist sistem nedeniyle gölge işe dönüştü. Ücretsiz, görünmeyen işlerdi, bunlar.

Daha önceleri geçim ekonomisi içinde önemli ve üretici bir role sahip olan ev kadını, kapitalist sistemde ücretli işlerin eksiğini ücretsiz olarak tamamlayan bir gölge işçi oldu artık. Kapitalist ekonomide her etkileşim mübadeleye indirgendiğinden, kadın ile erkek arasındaki münasebet de ekonomik bir ilişki olarak analiz edilmeye başlandı.

Makinalaşmış fabrikalar ve ev ekonomisinin çöküşü ile birlikte işin kamusal dünyası ve evin özel dünyası, daha önce hiç olmadığı kadar birbirinden ayrıldı. Bu gelişmenin sonucunda, orta sınıf kadınlar kendilerini yeni toplumdan, üretim sürecinden, dolayısıyla eğitimden ve toplumsal hayattan dışlanmış bir grup olarak hissetmeye başladılar ve bir takım taleplerde bulundular.

Diğer taraftan kadınlar yeni kurulan fabrikalarda eşitsiz koşullarda çalışmaya başladılar. Çünkü sanayi kapitalizminin kadınların ve çocukların emeğinde göz vardı. Ve ayrımcılık, bir taraftan ücret eşitsizliği, diğer taraftan da hem evde hem de fabrikada çalışmak şeklinde iki katı iş olarak kadına yansıdı.

Böyle olunca işçi kadınlar, sendikalar etrafında örgütlendiler ve hem ücrette hem diğer sosyal haklarda eşitlik talep ettiler. Eğitim, siyasal katılım, eşit işe eşit ücret… şeklinde devam etti bu talepler. 19. yüzyılda başlayan bu mücadele hala belirli oranda devam ediyor.

Avrupa tarihinde siyasal katılımın son halkası olarak sayabiliriz kadınları. Çünkü burjuva devrimi yönetme ayrıcalığını aristokratlardan aldı. Ardından mülksüzler oy hakkı ile parlamenter rejime katıldılar. Kölelerin özgürlük ve eşitlik taleplerinden sonra kadınlar da siyasal katılım talep ettiler.

Daha Fransız devrimi esnasında böyle bir talepte bulunmuştu kadınlar. Devrime emekleri ve kanlarıyla katkıda bulunan kadınlar, eşit vatandaşlık hakkı da talep ettiler. Hatta Olympe de Gauge, “kadının giyotine çıkma hakkı varsa, kürsüye çıkma hakkı da olmalı” diye ifade etmişti bu eşit vatandaşlık ve siyasal katılım talebini. Ama dönemin şartları içinde sadece giyotine çıkma hakkını kullanabildi.

Yirminci yüzyılın başlarında sufrajet hareketi olarak sokak gösterilerine kadar varan bir örgütlenme ile görünür olan oy hakkı mücadelesi, bazı Avrupa ülkelerinde ancak II. Dünya savaşının sonunda olumlu sonuçlar verdi. Mesela kadınlar Fransa’da seçme seçilme hakkını 1945’te elde ettiler.

Kadınların hak taleplerinin arka planında böyle bir sosyo-ekonomik temel mevcut. Bu nedenle hak arayışlarını tarihsel ve sosyo-ekonomik temele dayandırarak anlamlandırmak gerekir.

20. yüzyılsa kadınların modern dünyaya girdikleri bir yüz yıl oldu. Modern teknoloji kadınlara daha iyi sağlık ve uzun ömür nimetini getirdi. Bebek ölümleri azaldı. Kadınlar iyi eğitimler aldılar. Büyüyen kentler ve çoğalan tüketim malları yaşama insanların yaşama tarzını değiştirdi. Ev işlerinde ve çocuk büyütmenin doğasında hızlı değişimler yaşandı. Evdeki aletler kadının yardımcısı olmaya başladı. Aşılar bulundu, çocuk ölümleri azaldı. Böyle olunca on çocuk dünyaya getirip üçünün hayatta kalmasını bekleyen kadınlar daha az çocuk dünyaya getirmeye başladılar. Hamilelik ve doğum sonrası bebek bakımına ayırdıkları zaman azaldı. Hem ev işlerine hem bebek bakımına daha az zaman ayrıldığı için, sosyal yaşama katılmaya daha fazla zaman kaldı. Daha çok kadın iş hayatına girdikçe, özel alan-kamusal alan ilişkisi değişime uğradı.

En büyük değişim özel alanda oldu: koca ile kadının eşit ortak oldukları ve erkeğin evin reisi olmadığı düşüncesi, ilk önce Amerikan ve İngiliz hukukunu ve daha sonra kıta Avrupa’sının hukuk sistemlerini etkiledi. Yani kadınlar için modernliğin anlamı, babalar ve kocalar karşısında ekonomik, hukuksal ve simgesel bağımsızlığa, bireyselliğe ve tam vatandaşlık statüsüne ulaşmaktı. Bu büyük ölçüde gerçekleşti.

Refah devleti, ev bakımı, çocuk bakımı, hasta bakımı, yaşlıların bakımı gibi yükleri hafifleterek ve bir dizi sosyal koruma sağlayarak kadınlar için çalışmayı olanaklı hale getirdi. Yani kadınların hayatı, son bir iki yüzyılda çok hızlı bir değişim gösterdi.

Bugün hala tartışılsa da, doğum kontrolüne ve kürtaja yönelik liberal tutumlar hukukileşti. Bunun sonuçlarından biri de doğurganlık oranlarının gerilemesiydi. Bütün ekonomik teşviklere rağmen kadınları doğurmaya ikna etmekte başarılı olamıyor Avrupalı yöneticiler. Çünkü bireysellikteki artış özgürlük ve bağımsızlığa aşırı düşkünlük kadınları çocuksuz ya da tek çocuklu bir hayata sevk ediyor.  1980’lerden itibaren, doğurganlık oranındaki gerilemeye eşlik eden başka bir gelişme daha söz konusu: evlilik dışı doğan çocukların sayısındaki artış.

1960lı yıllara gelindiğinde kadın hakları hareketi yeni bir ivme kazandı. Fransız devrimi esnasında gelişen “eşit vatandaşlık” taleplerinin yerine, kadınların farklı bir kültürel grup olduğu fikri dile getirilmeye başlandı. Feminizm, kadınların özgürleşmesi idealini “kişisel olan siyasi olandır” sloganında kendisini gösterdiği üzere özel alanı da kapsayacak şekilde genişletti. Aile, din gibi kadın erkek hiyerarşisine dayalı bütün kurumlar eleştirildi.

Hatta ta o zamanlar ikinci dalga feminist hareketin ileri gelenlerinden biri olan Shulamith Firestone, kadınları annelik rolünden kurtaracak teknolojilere ümit bağlamıştı. Tüp bebek yöntemiyle kadınlar doğurmaktan kurtulur ve çocuk büyütme işi de kurumlara havale edilirse, ancak o zaman kadınlar ikincillikten kurtulabilir şeklinde görüşlere sahipti Firestone.

Bugün kadınların rahimlerini başka kadınlara kiralayarak taşıyıcı annelik yapıyor olduklarını görse ne derdi bilmiyorum. Çünkü kadınlardan bazılarının diğerlerini çocuk doğuran köleler olarak kullandıkları sınıfsal sömürüye açık bir yapıya geçit veriyor bu yeni teknoloji.

Başka neler oldu yirminci yüzyılın son yarısında? Evli kadın ve evlilik burjuva devriminin ilk zamanlarındaki gibi yüceltilmiyordu artık. “Salt ev kadını” neredeyse aşağılayıcı bir tanım haline gelmişti. Halbuki ev işleri iş görülmese de çalışan toplum, bunun üzerine kuruluydu. Ev işleri yapılmasa kapitalist üretim sistemi devamlılığını koruyamazdı. Buradan yola çıkarak bazı feministler ev işlerinin ücretlendirilmesini önerdiler.

Avrupa tarihinde en uzun ve tamamlanmamış devrim olarak görülen kadınların hayatındaki değişiklikler, esasında üç ana başlıkta toplanabilir: 1-kadın istihdamının artışı, 2-medeni kanunda eşitlik, 3-refah devletinin kadınların hayatını kolaylaştıracak çocuk yardımları yapması.

Bu gelişmeler sonucunda biraz önce de söylediğim gibi kadın istihdamı arttı, ama buna paralel olarak doğum oranları azaldı. Refah devleti çocuk doğurmaya ikna etmek için kadınlara kolaylıklar sunmaya devam ediyor. Mesela Fransa’da 1990’larda üç yaşın altındaki çocukların yüzde yirmisine, üç yaşındaki çocukların yüzde 90’ına devlet bakıyordu.

Diğer Avrupa ülkelerinde bu oran daha düşük. Avrupa’da devletlerin hemen hepsi bir taraftan kadın istihdamını teşvik ediyor, diğer taraftan doğum oranlarını artırmak için sürekli sübvansiyon veriyor. Ama şu da bir vaka ki, anneliği teşvik eden önlemlerle doğurganlık oranları arasında istatiksel bir bağlantı yok.

Bugün gelinen noktada bireyselleşme, klasik Avrupa ailesinin ve cinsiyetler düzeninin ortadan kalkmasına mı yol açacak sorusu telaffuz ediliyor. Görüldüğü üzere kadınlar, köklü bir değişim yaşadı son iki yüzyılda.

Ama değişim, ekonomik alanla sınırlı kalmadığı gibi, haklar alanıyla da sınırlı kalmadı. Bizzat kadın imgesi dramatik bir değişim geçirdi. Tarihte hiç bir zaman son yıllarda olduğu kadar hızlı bir değişim yaşanmamıştır desek, abartmış olmayız. Belki de en önemli değişim, kadının bir toplumsal kategori olarak ortaya çıkışıydı. Ki sosyal bilimciler bunun on dokuzuncu yüzyılda gerçekleştiğini söylerler. On dokuzuncu yüzyılda toplumsal bir kategori olarak ortaya çıkan kadın, yirminci yüzyılda bir kimlik haline dönüştü.

“Kadın Kimliği”

Pek nedir kimlik? Sadece kim olduğumuz duygusu mudur? Yani sadece bir tanımlama mıdır? Hayır. Çünkü “Ben bir kadınım” şeklindeki tanımlama sadece bir tanımlama olarak kalmaz. Dünyaya başka bir mercekten bakmak anlamına gelir. Bir bakış açısı, bazı görüş duyuş ve tavır alışlara bağlanmak, bir şeylerle özdeşleşmek manasına gelir.

21. yüzyılı tecrübe ettiğimiz ve bazılarının post modern, bazılarının geç ya da ileri modern dönem diye adlandırdığı günümüzde, imgeler ve modalar giderek küreselleşiyor, kimlikler siyasileşiyor, farklılık kültürü ve grup kimliği, uluslar arası hukuki tanıma kavuşuyor. Bu çerçevede “kadın” da bir “kimlik” ve etrafında dînî-ahlâkî-hukukî tartışmaların yapıldığı bir tema olarak gündemimize dahil oluyor. Kadınlar, BM terminolojisiyle “vulnarable groups”içinde değerlendiriliyor: yaşlılar, çocuklar, eşcinseller ve özürlülerle birlikte. Yani kolayca mağdur edilebilir, ayrımcılığa maruz bırakılabilir bir kimlik olarak kabul ediliyor kadınlar. Zira kadın meselesi, 1960 sonrası yaygın ifadesini bulan ve James Rosenau’nun ‘global problematik’[1] dediği konular arasında yerini aldı. Açlık, nüfus, silahsızlanma, çevre gibi tüm dünyayı ilgilendiren küresel meseleler arasında zikredilmeye başlandı kadın sorunu.

Biraz önce de söyledik. Toplumsal bir kategori olarak on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan kadın, yirminci yüzyılda bir “kimlik” haline dönüştü. Peki kimlik ne demektir? Charles Taylor’a göre kimlik “bağlanmalar ve özdeşleşmeler”le tanımlanır. Ve bu bağlanmalar ve özdeşleşmeler, “duruma göre neyin iyi ya da değerli olduğunu, neyin yapılması gerektiğini, ya da neye onay verdiğimi ya da karşı çıktığımı belirlemeye çalışabileceğim çerçeveyi ya da ufku sağlar.”[2] Bu manada kimlik, sadece kim olduğumuz duygusu değildir, yani sadece bir tanımlama değildir. Aslında Friedman’ın ifadesiyle “dünyaya bakmak için kullandığımız mercektir.”[3]

Bu açıdan bakıldığında, temelde feminist ideolojinin fikri alt yapısını oluşturduğu “kadın kimliği” merceği, dünyanın eskisi gibi görülmediği bir görüş açısı sunmaktadır.

Yeni bir toplumsal kategori olarak kadınlar, son iki yüz yıldır toplumsal konumlarını,  bu yeni merceğin bakış açısından belirlemeye çalışıyorlar. Ve kendilerini cins kimliği üzerinden tanımlarken, yani “kadın” olarak tanımlarken, daha önceki yüzyıllarda yaşayan hemcinslerinden daha farklı bir vurgu yapıyorlar cinsiyete.

Artık daha fazla kadın “Ben kimim?” sorusuna “Ben kadınım” cevabını veriyor. “Ben ezilmiş bir kadınım”, hatta “Ben tarih boyunca ezilmiş kadın sınıfının bir üyesiyim” cevabını veriyor. Aslında bu cevaplar, feminizmin, “kadın”lığı siyasal bir kategori olarak kabul eden yaklaşımının yaygınlığını da gösteriyor.

Hem kadınlar hem de erkekler, cinsiyetleri üzerinden bir kimlik strateji geliştirmek zorunda hissediyorlar kendilerini. Cinsiyet üzerinden bir kimlik tanımlaması ile karşı karşıyayız. Bu, geç modern dönemin ortaya çıkardığı bir durum.[4]

Daha önceleri ben kimim sorusuna kadınlık üzerinden bir cevap vermiyordu kadınlar. Elbette kadınlarla erkekler arasındaki fay hattını, bu türün ilk yaratılışına kadar götürmek mümkün. Kadın ve erkek arasındaki farklılıkla ilgili sorular muhtemelen ilk insandan beri var olan sorular.

Tüm kutsal kitaplar insanoğlunun ilk atalarının bir erkekle bir kadın olduğunu kabul eder. Uzakdoğu’da Tao felsefesine göre kainatın temeli yin ve yang, yani müzekker ve müennes (feminin/maskülin) ya da eril ve dişil özelliklerin tamamlayıcı niteliğine dayanır. İslam felsefesine göre de kainatın çiftler halinde yaratılışı Allah’ın hikmetlerindendir. Bu ikilik tevhidin yaratılmışlar alemindeki tezahürüdür. Mutasavvıflar Allah’ın celal ve cemal sıfatının yansıması olarak görürler insanların erkek ve dişi olarak yaratılmış olmasını. İnsanlar cinsiyet, erkek ve kadın meselelerini tarih boyunca farklı çerçevelerde ele almışlardır. Bugünkü cevabı belirleyen son bir kaç yüzyıldır yaşanan hızlı değişim.

Çünkü kadının toplumsal örgütlenme içindeki yerini değişikliğe uğratan bir takım siyasi, iktisadi ve zihni değişimler yaşandı son bir kaç yüz yılda: Sanayi devrimi, Fransız devrimi, Aydınlanma, Reformasyon. Bütün bu gelişmeler sadece kadının değil insanın ele alınışını, toplumsal, siyasal ve ekonomik örgütlenmeyi dönüşüme uğrattı. Kadın da erkek de yerinden oldu.  Böyle olunca da nereye yerleştirileceği, nasıl konumlanacağı tartışmaya açılan bir kimlik olarak ortaya çıktı kadın.

Daha önceleri ben kimim sorusuna kadınlık üzerinden bir cevap vermiyordu kadınlar. Evet, kadın olduklarının farkındaydılar elbette. Ama bu farkındalık üzerinden bir kimlik ve siyaset söz konusu değildi, modern öncesi dönemde. Bugün ise kadın olmak, bir siyasi tavır haline geldi adeta. Ve bu siyasetin çerçevesini de feminist söylem çiziyor.

İşte bu çerçevede belirlenen kadın kimliği, bir proje kimlik olarak nitelenebilir. Herkes kadın doğuyor; ama bazıları kendilerini kadın olarak tanımlayıp onun üzerinden bir siyaset geliştiriyor. İşte proje kimliklerin özelliği budur. Bu nedenle, kadın haklarını savunmakla bir cinsellik siyaseti olarak feminizmi savunmak arasında önemli bir fark var.

Birincisi şu manaya geliyor: sosyal, siyasi, iktisadi değişiklikler oldu; kadınların ve erkeklerin hayatı değişti; bu değişiklikleri dikkate alan daha adil bir düzenleme yapılmalı. Çünkü her şey değişirken kadınların hayatının değişmemesi, adaletsiz uygulamalara yol açar… Kadın haklarını savunmak, bu anlama gelir.

Kadın üzerinden cinsellik siyaseti ise bütün kimliğini, cins kimliği üzerinden tanımlar ve adeta insanlık tarihini kadın-erkek gerilimi üzerinden okur. Bütün problemleri kadınlık ortak paydasından tespit eder. Peki, böyle bir ortak payda yok mudur?

“Kadınlık” Ortak bir Kategori midir?

Bugün kadınlar pek çok problemle karşı karşıya. Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, kadınların hayatını ve bu hayatta yaşadığı güçlükleri birbirine benzer kılan bir süreç yaşıyoruz. “Bunlar Batılı kadının problemi, bizimle ilgisi yok” diyemiyoruz. Çünkü küreselleşme sonucu pek çok mesele ortak bir tecrübeye dönüştü.

Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın kadınların yaşadıkları güçlükleri birbirine benzer kılan bir süreç var. Çünkü kapitalizm küreselleşti. Biraz önce Batı’daki değişim üzerinden anlattığımız gelişmelere benzer bir süreci, dünyanın pek çok yerindeki kadın yaşıyor. Geçim ekonomisinden üretim ekonomisine, ardından da tüketim ekonomisine geçiş, kadınların hayatında ciddi zorluklara yol açtı. Bu zorlukların aşılması, dünyanın her tarafındaki kadınların sorunudur. Peki, bu zorlukları aşmak nasıl mümkün olacak?

Bu soruyla birlikte Batı’da geliştirilmiş tecrübe ve kavramlar tek çözümmüş gibi tedavüle giriyor. Aynen liberalizmin “tarihin sonu” iddiası gibi… Fukuyama Amerikan liberalizmini insanlığın gelebileceği en iyi nokta olarak sunmuştu “Tarihin sonu” tezi ile. Bugün yaşanan ekonomik kriz, zaten inandırıcılığı olmayan bu iddianın nasıl iflas ettiğinin göstergesidir.

Benzer bir iddiayla feminizm de Batılı kadının tecrübesini ve geldiği noktayı, bütün kadınlar için bir izlek olarak sundu. Kadınların gelip gelebileceği en iyi nokta olarak gördü, Batılı kadının geldiği son noktayı. Bütün kadınların ortak bir kadınlık durumunu paylaştığını iddia etti. Hâlbuki kadınların, sınıfsal, etnik ve ırksal özelliklerinin hiçbir etki yaratmadığı; özdeş çıkarlara sahip açık ve tanımlanmış bir kategori oluşturduğu fikri, oldukça tartışmalıdır.

Bilindiği gibi çağdaş feminist hareket, kadınların bir siyasal ve sosyal grup, hatta bir sınıf olduğu fikrini benimsemişti. Gerçi siyah kadınlar ve Üçüncü Dünya kadınları buna karşı çıktılar. Çünkü bu, beyaz orta sınıf kadının hâkimiyeti manasına geliyordu. Ve bütün idealler şöyle bir çerçevede teşekkül ediyordu: Avrupalı kadının ilerlemiş/özgürleşmiş olduğu dünyanın geri kalanındaki kadınların da aynı yolu izleyerek kurtulabilecekleri şeklinde bir yol belirleniyordu.

Elbette bu yaklaşım, Avrupa merkezcilik, oryantalist algı, sömürgeci hegemonya gibi pek çok açıdan eleştirilebilir. Çünkü bütün on dokuzuncu yüzyıla, “İslam’da kadınları ezildiği”ni vurgulayan bir Batılı anlatı hakim oldu. Sömürgeciliği meşrulaştıran da bu anlatıydı. Kadınların ezildiği, despotik yönetimlerin var olduğu, “geri kalmış Doğu’yu medenileştirme” söylemiydi, bu anlatının özü.

Fakat geçmişin hiç geçmediğini, 19. yüzyıl sömürgeciliğinin, “uluslararası ilişkiler” adı altında günümüzde de hâkimiyetini sürdürdüğünü gözlemliyoruz. Amerika Afganistan’ı işgalini “kadınları burkadan kurtarma” şeklinde bir ambalajla sundu. “Kadınları özgürleştirme” çabasının hep siyasal bir zemini oldu. Daha doğrusu bir takım siyasetlerin, stratejilerin aracı oldu “kadınları özgürleştirme” iddiası.

Hindistanlı Spivak “Beyaz kadın, neden kahverengi kadını kahverengi erkekten kurtarmaya çalışıyor?” diye soruyor. Yani bütün ırkları, dinleri, sınıfları aşan bir kadınlık tanımı oldukça sorunludur. Amerikalı işkenceci asker Lyndy England da kadındı. İşkence yaptığı Iraklılarla fotoğraf çektirecek kadar zulmünü sergilemekten çekinmeyen bir kadın…

Irak işgalinin mimarlarından dönemin ABD Dışişleri bakanı Condelezza Rice da kadındı. Peki, onları Iraklı kadınla, “kadınlık” kategorisinde birleştirebilir miyiz? Ortak bir kadınlık idealinden bahsedilebilir mi bu kadınlar arasında? Tabii ki, bahsedilemez. Bir tarafta sömürülen ve işgale uğrayan “erkekler ve kadınlar” var. Diğer tarafta sömüren ve işgalci “erkekler ve kadınlar”.

Yoksulluk ve şiddet “kadın sorunu” mudur?

Ama yine de gözden kaçırmamamız gereken bir husus var. Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın kadınların hayatını ve bu hayatta yaşadığı güçlükleri birbirine benzer kılan bir süreç yaşıyoruz. Artık dünyanın her tarafında yaşayan insanların ortak sorunlarından bahsediyoruz; küresel problematiklerden, nüfus, küresel ısınma, yoksulluk gibi küresel sorunlardan. Kapitalizmin küreselleşmesi, savaşlar, işsizlik, şiddet, eğitimde fırsat eşitsizliği, yoksulluk… vb. Aslında bunlardan bahsederken küresel sorunlardan bahsediyoruz. Bu sebeple, böylesine büyük sorunların çözümünü, “kadın sorunu” perspektifine hapsederek çözmemiz mümkün değil.

Sosyal refah, işsizlik, yoksulluk… Bunlar kadın sorunu değildir. Bu sorunlardan en fazla muzdarip olanlar kadınlar bile olsa… Ve sadece kadın kadına konuşulup, kadın perspektifinden çözülmeleri mümkün değildir. Ya da şiddet, kadına yönelik şiddet en can yakıcı boyutlarda kendisini gösteriyor. Ama kalbi olmayan bir dünyada sadece kadınlar için hukuku devreye sokarak, genel bir problemi spesifik bir problemmiş gibi çözmeye çalışmak, abesle iştigal olur. Daha kuşatıcı bir yaklaşım benimsemek gerekir.

Ama bugün kadınlarla ilgili konuşulurken, kadınlara özgürlük, eşitlik üzerinden bir ideal çizilirken baskın bir iddia var. Bütün kadınlar için yol çizen bu yaklaşıma göre, “kadınların özgürleşmesi için, bütün hiyerarşilerin yıkılması gerekir”. Aile ve din de bu hiyerarşilerin başında geliyor onlara göre. Çünkü kadınları kısıtlayan kurumsal örgütlenmelerin en baskıcısıdır bu ikisi. Böyle diyor bütün kadınlar adına konuşan bazı kadınlar. Oysa bütün kadınların bu genel kanaati paylaşmadığını biliyoruz. Bu sebeple bütün kadınlar adına ‘BİZ’ diye konuşmak doğru ve isabetli değil.

Çünkü kadın meselesine,  tarafsız bir noktadan bakmak mümkün değildir. Zira bir tarafıyla kültürel, bir başka yönüyle dini ve ahlaki bir meseledir bu. Bu nedenle hayatta neyin önemli olduğu sorusuna farklı cevaplar veren kimselerin bu hususta ortak bir dil kullanmaları söz konusu olamaz.

“Kadın Özgürlüğü”nün Sınırlarında

Kadın özgürlüğünü, kadınların biyolojilerinden özgürleşmeleri şeklinde kabul eden bir yaklaşım hâkim, günümüzde kadınla ilgili çalışmalara. 20. yüzyılın ikinci yarısından ve özellikle içinde bulunduğumuz yeni yüzyılın başlarından itibaren biyo-teknolojide ve gen teknolojisinde çok ciddi gelişmeler oldu. Bu gelişmeler, kadınlara biyolojilerine mahkûm olmaktan kurtarmayı vâdediyor.

Üremeyi kontrol altına alan araçlardan klonlamaya, yaşlanmayı geciktiren tedavilerden kiralık rahime… Pek çok gelişme böyle bir vaadi, uygulanabilir kılıyor. Ama biyoloji üzerindeki hâkimiyete dayalı böyle bir özgürlük anlayışı, insanlık için çok tehlikeli noktalara gidebilir. Bunu, bir örnek üzerinden ele alalım.

Biliyorsunuz kürtaj, kadın özgürlüğünün, kadının bedeni üzerindeki hâkimiyetinin ve tercih hakkının bir sembolü oldu hep. Çünkü kadınların biyolojik döngülerine ‘mahkûm’ olmaları, kadın hakları hareketinin ta başından itibaren kafa yorduğu bir meseleydi. Özel kamusal ayrımının merkezinde de, kadınların ikincilleştirilmesinde ya da ezilmesinde de biyolojilerine mahkûm olmaları yatıyordu, onlara göre. Yani doğurma işlevleri, kadınları eşitlikten de, özgürlükten de alıkoyuyordu.

Aydınlanma’nın temel prensiplerinden hareket eden 19. yüzyıl feministleri, doğaya hâkimiyet anlayışını, “kadınların doğasına hâkimiyet” şeklinde genişlettiler. 20. yüzyılda biyo-teknolojide gelişmeler oldu. Doğum kontrol hapları icat edildi; kürtajla ilgili teknik imkânlar gelişti. Böylece bu fikir ya da hayal, uygulanabilir hale geldi.

İkinci dalga feminist hareket “bedenimiz bizimdir” sloganıyla, kadınların seçme hakkını, yani çocuk doğurmama hakkını, kürtaj hakkını savunuyordu. Ama bugün ne oldu? Biyo-teknoloji öyle gelişti ki, bir çocuk anne karnındayken cinsiyeti bilinebiliyor. Çin’de nüfus planlaması nedeniyle tek çocuk uygulaması var. Aileler sahip olacakları tek çocuğun erkek olmasını istiyorlar ve doğumdan önce tespit edilen kız çocuklar, kürtajla alınıyor. Hindistan’da da buna benzer bir uygulama yaygın.

Görüldüğü gibi kadın özgürlüğünün sembolü olan kürtaj, bumerang gibi kadınları vuruyor. Pagan toplumlar, putperest toplumlar, kız çocuklarını doğduktan sonra öldürüyordu. Yeni paganist toplumlar ise biyo-teknolojinin yardımı sayesinde, doğmadan önce öldürüyor kız çocuklarını.

Nerden nereye geldi insanlık? Bir yere geldi mi? Tartışılır. Teknolojik ilerlemenin ve doğaya hâkimiyet iddiasının, insanlık için ne anlama geldiğinin sorgulanması gerek. Hem de hayatın ve ölümün sınırlarında gezen yeni biyo-teknolojiler üzerinden.

O yüzden ilk başta yaptığım hatırlatmayı tekrarlamak istiyorum:

19 ve 20. yüzyıl boyunca “yeni kadın”ı tartıştı dünya. Çünkü hızlı değişimin hem motoru hem de en fazla etkilediği kesimdi kadınlar.

Bugünse “yeni kadın”dan ziyade “yeni insan”ı tartışmamız gereken bir döneme geldik. İki yüz yıl öncesinde başlayan değişiklikler daha ziyade kadınların hayatını doğrudan etkileyen dönüşümlerdi: mesela ev ekonomisinin çöküşü, ailede iş bölümü, kürtaj hakkı, hukuk alanındaki yeni düzenlemeler. Bunlar kadınların hayatını doğrudan etkileyen radikal değişikliklerdi.

Ama günümüzdeki radikal değişiklikler, mesela yeni üreme teknikleri, genetik müdahaleler, dijital protezler, yapay zeka gibi gelişmeler sadece kadınları etkilemiyor. Kadın erkek hepimizi etkiliyor. İnsanın sınırlarının tartışıldığı bir dönemde, cinsiyetin ötesinde, türün devamlılığına ilişkin risklerle karşı karşıya insanlık.

Cinsleri aşan bir “yeni insan” sorunu ile karşı karşıyayız. Ama cinsiyetin ve cinselliğin insan hayatındaki konumunu değişip dönüştüren sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve teknik süreçler de eş zamanlı olarak tedavülde.

Bu vasatı analiz edebilmek ve anlayabilmek için tarihsel arka plan kadar güncel stratejilerden de haberdar olmak zorundayız. Aynı zamanda farklı disiplinlerin birikimini, tarih ve sosyal bilimlerle tıp teknolojisini bir araya getiren çalışmalar yapmamız gerekiyor. Bu tür toplantıların böyle kavrayışlara kapı aralamaya vesile olmasını diliyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.


[1] James N. Rosenau, The United Nations in a Tribulent World. London & Boulder: Lynne Reinner Publishers, 1992, s. 59.

[2] Charles Taylor, Sources of the Self: The Making of the Modern Identity. Cambridge: Harvard University Press, 1989, s. 27.

[3] Lawrence M. Friedman, Yatay Toplum. Çev. Ahmet Fethi, İstanbul: İş Bankası kültür yayınları, 2002, s. 13.

[4] Bkz. Nazife Şişman, Küreselleşmenin Pençesi İslam’ın Peçesi. İstanbul: Küre yayınları, 2006.