Türkiye, Özgecan Aslan’ın vahşice katledilmesi sonrasında gür bir sesle kadın cinayetlerine en üst perdeden “Yeter!” dedi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan: “Bu konuyu bu hassasiyetle sizler,bizler sahiplenmedikçe gerçek bir iyileşme mümkün olmayacaktır.”

Türkiye, Özgecan Aslan’ın vahşice katledilmesi sonrasında hep birlikte ayağa kalktı ve bugüne kadar hiç olmadığı kadar gür bir sesle kadın cinayetlerine “Yeter!” dedi. Bu çığlık siyasette de yankılandı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, karar mekanizmalarına seslendi: “Bu konuyu bu hassasiyetle sizler, bizler sahiplenmedikçe gerçek bir iyileşme mümkün olmayacaktır.”

Başbakan Ahmet Davutoğlu da “O gün sadece Özgecan değil, insanlık vicdanı katledildi. Toplumda bir duyarlılık oluştu. Özgecan’ın ölümüyle ortaya çıkan bu ortak bilinçle belki de pek çok kadının hayatı kurtulacak” dedi ve bu konuda bir seferberlik başlayacağının işaretini verdi.

Bu seferberliğe en çok katkı sağlayan paydaşlardan biri de kadın dernekleri. Marmara Haber, Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) Başkanı Doç. Dr. Sare Aydın Yılmaz ile bir araya geldi ve toplum vicdanını kanatan bu meseleyi enine boyuna konuştu.

Bugüne kadar birçok kadın cinayetine tanıklık ettik. Ama ilk kez toplumun bütün kesimleri tek yürek olup hep bir ağızdan dur dedi. Özgecan cinayetini diğerlerinden ayıran ne oldu?

Geçmişten günümüze kadına yönelik şiddet olgusu toplumsal bir sorundur. Ancak içinde yaşadığımız ve sözde modern zaman diye adlandırdığımız bu yüzyılda insanlığın en büyük sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Özgecan cinayeti, insanlık kavramını tekrar sorgulatan ve hepimizi çok derinden etkileyen bir olaydır.

Çünkü bu mesele şiddetin de ötesine geçmiştir. Özgecan meselesini diğerlerinden ayıran iki temel unsur vardır.

İlki Özgecan’ın karşılaştığı olayın rutin hayatımızın merkezinde meydana gelmesidir. Ülkemizde en sık kullanılan ulaşım aracı toplu taşımadır, hepimiz yeri geldiği zaman toplu taşıma aracı kullanmakta ve kimi zaman araç içinde tek başımıza kalabilmekteyiz.

Yaşanan bu olay, geçmişte en çok aile içinde kendini gösteren şiddet olgusunun, sokakta, toplu taşımada vb günlük ritüellerimizi gerçekleştirdiğimiz sosyal ortamlarda da kendini gösterebileceğini acı bir vahşet tablosu ile karşımıza çıkarmaktadır.

Diğeri ise Özgecan’ın yaşadığı sosyo-psikolojik durumla ilgilidir. Şiddet gören masum bir kız ve mahremini korumak adına ölümle sonuçlanan mücadelesi ve öldükten sonra bedeni üzerinde işkence yapılması.

Hepimizin empati kurduk, kendimizi onun, annesinin, ailesinin yerine koyduk ve işte bu yüzden tek yürek olup dur dedik..

Özgecan Cinayeti, Mini Etek Cinayeti Değildir

Toplum bu vahşet karşısında birleşti. Peki ya siyasiler?

Toplumun her kesiminden insanın bu vahşet karşısında tepkili olduğunu düşünüyorum. Elbette bu olayı başka boyutlara taşımak isteyenler oldu. Kadınların giyim kuşamlarını ele alıp bu olayı ahlaki boyuta götüren kişiler de oldu. Eğer yaşanan bu olayın ahlaki bir tarafı olsaydı, iki sene önce Güngören’de tesettürlü bir kızımız evindeki internetin sorununu gidermeye gelen bir tamircinin tecavüzüne uğrayarak yaşamını yitirmezdi.

Şu çok açık bir gerçektir ki şiddetin, taviz ve tecavüzün ne ahlaki ne de din üzerinden insanları ayrıştırmaya götürecek bir tarafı vardır. İçinde Allah korkusu, insan sevgisi olan, kadın-erkek ayırımı yaparak cinsiyetçi yaklaşmayan, kadın ve erkeği birer birey olarak gören bir kişi böyle bir kötülük yapmaz, yapamaz.

Kadınlar neden yıllardır erkek şiddetine maruz kalıyor?

Kadına yönelik şiddet yıllardır süre gelen karmaşık bir olgudur. Biyolojik, psikolojik, toplumsal vb. birçok nedeni vardır. Şiddetin toplumsal boyutu, bugün üzerinde durulan en önemli şiddet sebeplerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Şiddetin toplumsal boyutunu ortaya çıkaran en önemli unsur da geleneksel kodlardan beslenen ataerkil yapıdır.

Geleneksel rol kalıpları sosyal yapı içinde genelde erkek çocuğuna kazandırılan erkeklik rolünde kadını küçümseme, ona karşı sert davranma, evde tek hakim olma, gerektiğinde kadına şiddet kullanma öğretilmektedir. Bu geleneksel kodlar küçük yaşlardan itibaren karşılaştığımız deyimler ve atasözleriyle kendini göstermektedir. ‘üç öğün kötek, bir öğün yemek’, ‘Kızını dövmeyen dizini döver.’

Erkeğin erkek olduğu için şiddet kullanması normal görülmektedir. Buna karşılık, kız çocuklar pasif olmaya söylenenlere boyun eğmeye özendirilerek yetiştirilmekte de olduğundan erkek kadından üstün olduğunu düşünmekte ve kadının yaşamını yönlendirme ve kadını disipline etme hakkını kendinde görmektedir. Bu doğrultuda kadın olmak şiddete maruz kalma açısından başlı başına bir etkendir. Kısacası erkek, erkek olduğu için kendinde bu hakkı görmektedir. Oysa ki kadın ve erkek birbirini tamamlayan bireylerdir.

Bütün bunlar ise kadın ve erkeği birbiri üstünde konumlandırmayan İslam’ın çok ötesindedir.

Bir diğer önemli unsur da şiddetin öğrenilebilir bir davranış olmasıdır. Şiddetle iç içe büyüyen bir çocuğun dünyasında şiddet normalleşebilmektedir. ‘Babalar vurur, anneler ses çıkarmaz’ algısını ortaya sermektedir. Araştırmalar geçmiş yaşantısında şiddete maruz kalan kişilerin şiddete %7 daha meyilli olduğunu göstermektedir. Bu da şiddetin çocukta bir davranış modeli olarak gelişebileceğinin bir kanıtıdır.

Şiddeti sadece erkek egemen dünyaya ait bir olgu olarak tanımlamak da doğru olmayacaktır. Annenin çocuğuna, iki yetişkinin birbirine karşı uyguladığı sözlü, fiziksel, ekonomik vb. şiddet türlerini de düşündüğümüzde şiddetin çok boyutlu ve çok yönlü bir olgu olduğuyla karşılaşmaktayız. İşte bu yüzden şiddet bütüncül olarak ele alınmalı, şiddete karşı bütüncül olarak çözüm üretilmelidir. Ancak ortada somut bir gerçek var ki o da şiddetin en çok kadına yönelik şekilde ortaya çıktığıdır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) rakamlarına göre kadınların yüzde 35’i ya ailelerinden ya da aile dışında partnerlerinden şiddetin çeşitli türleriyle karşılaşmaktadır

Medya, Kadını Meta Olarak Kullanıyor

Medyanın kadın cinayetlerini sunma şeklinde bir sıkıntı görüyor musunuz?

Medyanın şiddetin açığa çıkmasını ve bu konuda farkındalık oluşmasını sağladığı bir gerçektir. Fakat aynı medya yayınlarıyla şiddeti doğuran teşvik eden bu konudaki zihniyeti yeniden üreten yayınlar yapmaktadır. Medya kadını gelir getiren bir nesne olarak kullanabilmekte, kadın üzerinden reyting yapabilmektedir.

Günümüzde yayınlanan ve en çok da ailelerin izlediği dizilerin çoğunda şiddet, taciz, tecavüz sahneleri sıklıkla yer almaktadır. Şiddet medya kanalıyla kanıksanmakta, normalleşmektedir. Şiddet olaylarının artmasında medyanın olumsuz etkisi yadsınamayacak bir gerçektir.

Ayrıca Türkiye’de kadın üzerinden bir dil kullanılmasına karşıyım. Bunu ne siyasiler, ne kanaat liderleri, ne de sermaye önderleri, hiçbiri yapmamalı. Kadının kimliği üzerinden söylem üretilmemeli.

Alanında uzman olan kişiler konuşmalı. Politikacılar, sivil toplum örgütleri ile konu üzerine çalışan akademisyenler bir araya gelmeli ve mesele daha toplumsal, daha sosyolojik, daha akademik tartışılarak, çözüm üretilmeli.

Şiddetle mücadele zorlu bir süreçtir. En önemli öncelik; caydırıcı, uygulama noktasında asla indirime yer vermeyecek yasaların bir an önce devreye girmesidir. Yani cezası müebbet hapis olan bir katil, iyi halden indirim almamalıdır.

Kadına yönelik şiddetle sadece Türkiye değil bütün dünya mücadele etmektedir.

Sizce Özgecan olayı bir kırılma noktası mı? Yoksa diğer olaylar gibi belli bir zaman sonra unutulacak mı?

Özgecan olayı 6284 Sayılı Kanun 2012’den bugüne kadar uygulamadaki başarısızlığı sebebiyle yeniden ele alınmalıdır. Siyasetçilerin, özellikle Sayın Cumhurbaşkanımızın bu konuda ortaya koymuş olduğu irade, kararlılık, bu konuyla mücadele etmek adına erkeklere seslenmesi, son derece önemlidir ve bir kırılma noktasıdır.

Özgecan’ın özellikle babasının sergilediği metanetli tutumunu ve akl-ı selim mesajları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir babanın ‘benim çocuğum üzerinden konuyu başka yerlere götürecek tartışmalar yaratılmasın’ diyerek insanlara seslenmesi çok yürekli ve anlamlı bir mesajdır. O yürekli babanın İkinci vurguladığı şey ise bedenlere işkence çektirmenin, bedenlere zulüm etmenin meseleyi çözmeyeceği, meseleyi çözmek için vicdanlarımıza seslenerek ruhlara ve nefislere dönmenin gerektiğidir.

Babanın verdiği mesaj gerçekten büyük önem taşımaktadır. Örneğin; Serpil Öğretmen olayında üç tane balici, öğretmene tecavüz ediyor ve öldürüyor. Bunlar müebbet hapisle yargılanıyorlar. Ama daha sonra hepsinin cezaları indiriliyor. Yedi yıl yatıp çıkıyorlar. Yedi yıl orada işkence etmiş olsanız dahi görüyorsunuz ki çıktıktan sonra o kişilerden 2 tanesi benzer suçlara tekrar bulaşmış. Yani bedenlerine zulüm ederek ama bir taraftan da nefsi eğitmeyerek, sadece işkence etmiş oluyorsunuz.

Babanın söylediği ise daha derinlerde bir şeydir. Bizim yüce dinimizin de insanın kendisini terbiye etmek adına sürekli söylediği bir şey, yani nefsin terbiyesi. O içimizdeki iyiliği ve kötülüğü birlikte bulunduran iç sesimizin terbiyesi. İyilikten yana olmak için kendimizi sürekli eğitmemiz gereken sesin terbiyesi. Bizim tasavvufumuz bunun üzerine oturmaktadır.

Bu anlamdaki taleplerinizin sesli olacak şekilde Meclis’te yeterince temsil ediliyor musunuz?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’da KADEM’in yönetim kurulunda yer alıyor.

Kendisinin siyasete girmesi sizin bu anlamdaki mücadelenizi daha da güçlü kılar mı?

Sümeyye Hanım, bizlerle birlikte kadın mücadelesinde, kadının pozisyonun güçlendirilmesi adına sivil toplum örgütleriyle çalışmayı tercih etmektedir. Ve bu anlamda bir siyasi talebi olmamıştır. Bundan sonra da olmayacağını bildirmiştir.

Sivil toplum örgütleri baskı unsuru olmak bakımından en önemli yapılardır. Yalnız baskıyı sizinle birlikte Meclis’e taşıyacak kadın vekillere ihtiyaç vardır. Çünkü kadın sorunlarına, kadın vekiller sahip çıkmadığı sürece biz bu işin üstesinden gelemeyiz. Mecliste 500 tane kadın olsun ama bu 500 kadının 5 tanesi bile kadının hayatına dokunan, onun hayatını kolaylaştıracak politikalar üretmiyorsa bunun bir anlamı yok. Nitelikli, kadın meselesine kafa yoran, özellikle bu şiddet konusunda STK’larla yakın çalışarak daha iyi yasal uygulamalar için bizimle birlikte çalışacak kadın vekillerin son derece önemli olduğunu düşünüyorum.

Meclis’teki mevcut kadın siyasetçi profili sizin anlattığınız profile uyuyor mu?

Bu anlamda çalışmalar var ama ben yeterli görmüyorum ve daha yapılacak çok şey olduğunu düşünüyorum.

KADEM bu noktada birçok çözüm önerisi sunmaktadır:

1. Katiller hak ettikleri cezayı almalıdır. Katillere indirimler uygulanmamalı, caydırıcı ceza verilmelidir.

2. Ceza Kanunu revize edilerek, kadına yönelik şiddet nitelikli hal olarak sayılmalı ve en ağır ceza ile

müeyyideye bağlanmalıdır.

3. Kadınlara yönelik şiddete ilişkin özel ceza infaz sistemi getirilmelidir. Suçlulara ilişkin denetimli

serbestlik ve seçenek yaptırımlar engellenmelidir.

4. Kadınlara yönelik şiddete ilişkin mahkemelerin şok edici yetersizliklerinin önüne geçmek için adli

mekanizma yeniden yapılandırılmalıdır. Bu suçlara ilişkin ihtisaslaşmış ‘ şiddet mahkemeleri’

kurulmalıdır.

5. Eğitim sistemimizin içerisine insan olmak adına, kadın erkek cinsiyet eşitliği getirilmelidir. Eşitliğin

ötesinde adaleti vicdanlara yerleştirilmelidir. Konuyla ilgili kampanyalar üretilmeli toplumda büyük bir

zihin seferberliği yapılmalıdır.