Suriye’de muhalifler ile Esad rejimi arasındaki çatışmaların bir iç savaş ortamına dönmesi, uluslararası güçlerin sürece müdahil olmaları, güç oyunu vekalet savaşlarının başlaması gibi gelişmeler hemen güney sınırımızda yer alan Suriye’deki dönüşüm sürecinin çok daha acı ve sancılı bir hal almasına neden oldu.

Yaşanan çatışmaların sonucunda 470 bin (Suriye Politika Araştırma Merkezi-SCPR) kişi hayatını kaybederken, yaklaşık 12 milyon Suriyeli evini terk etmek zorunda kaldı. Oluşan bu şiddet ortamı 5 milyonu aşkın Suriyeli’nin anavatanlarını terketmelerine ve komşu ülkelere sığınmak zorunda kalmalarına neden oldu. Türkiye, uyguladığı “Açık Kapı Politikası” çerçevesinde giriş yapan hiçbir Suriyeliyi geri göndermeyerek, hayatta kalma mücadelesi veren Suriyeli sığınmacılara “Geçici Koruma Statüsü” vermiştir. Türkiye, Suriye’nin şiddet ortamında canlarını, mallarını kaybeden milyonlarca insana sahip çıkarak tüm dünya kamuoyuna önemli bir insanlık dersi verdi.

Türkiye, sahip olduğu imkanlar çerçevesinde sayıları 2,7 milyonu bulan Suriyelilere mümkün olan en iyi olanakları sunmaya çalıştı. Bu çabada da geri adım atmadan elinden geleni yapmaya devam ediyor. Türkiye sınıra yakın bölgelerde kurulan 26 barınma merkezi, fiziksel imkanlar ve eğitim ve sağlık gibi hizmetler ile uluslararası standartların çok üzerinde bir misafirperverlikle Suriyeli sığınmacılar için savaşın acısını bir nebze de olsa hafifletmek için gerekli ortamı sağlamaya çalışıyor. Barınma merkezleri dışında kalan 2,5 milyonu aşkın Suriyeli sığınmacıya da hem devlet hem de sivil toplum elinden geldiğince destek oluyor.

Sığınmacı kadın olmak

Türkiye savaşın başından bu yana, Suriyeli sığınmacıların ihtiyaçları için neredeyse başka hiçbir ülkeden güçlü bir destek görmeden 10 milyar doların üzerinde harcama yaptı. Elbette ki arzu edilen savaşın sona erdiği, güvenli ve istikrarlı bir Suriye’ye en kısa zamanda yeniden ulaşılması ve sığınmacıların ülkelerine geri dönebilmeleri. Ancak bugün bulunduğumuz şartlarda bu beklentinin gerçekleşme olasılığı bir hayli düşük ve artık Türkiye sığınmacılara sunulan fiziksel imkanlarve mevcut hizmetler kadar, daha fazla ekonomik ve sosyal yaşam ortamı ve toplumsal uyum çalışmasına da kafa yormak durumunda. Şehirlerimizde aramızda Suriyeli sığınmacılara misafir olarak bakmaktan öte yeni bir politik bakışa ihtiyaç duyulmaktadır,

Bu noktada sığınmacılar için yaratılacak her türlü insani, fiziki ve finansal kaynağın, ülkemizin ve sığınmacıların yaşam standartları açısından büyük önem taşıdığı bir döneme girdiğimizin bilincinde hareket etmek durumundayız. Bugüne kadar 10 milyar dolarlık bir tutarı insani bir amaç uğruna harcamaktan çekinmeyen Türkiye kendisine karşı her fırsattaçifte standart uygulamış olan olan Avrupa Birliği ile de bu çerçeveden gerekli anlaşmayı yaptı. Her türlü zorluğa, eleştiriye ve geçmişten gelen güvensizlik ortamına rağmen sığınmacıların şartlarının iyileştirilmesi için tüm bu olumsuzlukları bir kenara bırakarak anlaşmanın hayata geçmesi için diplomatik tüm kanalları kullandı. Bu süreçte Türkiye’nin zaten geçmişten gelen haklarının ve müzakerelerin devam etmesine ilişkin beklentisi de ilişkilerdeki güven ortamının yeniden tesis edilmesi için iki taraf adına atılması gereken bir adım olarak görüldü.

Ancak en başından bu yana Türkiye’nin sığınmacıların yaşama standartlarını önceleyen bu yaklaşımı ve bütün bu iyi niyeti, Avrupa Birliği tarafından yine konuyla alakası olmayan kriterlerle sekteye uğratılmaya çalışılıyor. Velhasıl Avrupa’nın Suriyeli sığınmacılara karşı sınırlarını keskin tel örgülerle kapatması, dini kimliğine bakarak sığınmacı kabul etmek gibi seçmeci bir yaklaşım geliştirmesi Avrupa’yı evrensel insan hakları karnesinde sınıfta bırakıyor. Suriye’nin yakın coğrafyası İslam dünyasının duyarsızlığı büyük bir hayal kırıklığı olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bu süreçte Türkiye başta olmak üzere sığınmacıların yükünü çeken ülkelere destek sağlanması gerekirken, mesele ile ilişkisi olmayan başka pazarlıkların masaya konulması, AB’nin konuyu çıkarcı-sığ bir bakış açısı ile ele aldığını da net bir şekilde gösteriyor.

Resmi istatistiklere göre Suriye’den ayrılan sığınmacıların yüzde 80’ini kadın ve çocuklar oluşturuyor. Korumasız, savaş ve sonrası psikolojik sorunlarla karşı karşıya olan Suriyeli kadınlar ve çocuklar özel koruma mekanizmalarına ihtiyaç duyuyor. Ülkemizde bulunan pek çok sığınmacı kadın da savaş sonrası travmasınıatlatamamış, hayatta kalabilmek, çocuklarına bakmak için ne yapacağını bilememenin çaresizliği içinde. Sığınmacı kadınlarda, aile üyelerinden ayrılma, finansal, sosyal, fiziksel koşulların değişimi, ev kadını, girişimci veya çalışa kadın vb. önceki rollerin kaybı ya da değişimi, sosyal desteğin kaybı, kültürel farklılıklar,travma sonrası stres bozukluğu gibi psiko-sosyal uyum sorunları yaygın bir şekilde görülmektedir.

Çocuklarının ve ailesinin bakımını üstlenmek mecburiyetinde olan Suriyeli kadınların yüzde 64’ünün ilkokul ve altı eğitim düzeyinde olması ve birçoğunun Suriye’de yaşadığı dönemde çalışma hayatının olmaması da ciddi bir eğitim ve eğitimle beraber gelecek güçlendirme çalışmalarının ihtiyacını ortaya koymaktadır. Kadınların okuma yazma, mesleki eğitim ve yasal haklar eğitimi ile güçlendirilmesi, istismara karşı korunması için atılması gereken adımlardan. Bununla beraber pek çok kadın hatta mültecilere yardım etmeye çalışan kamu ve sivil toplum kuruluşu devletin mültecilere sunduğu yasal haklardan bihaber oldukları için sunulan hizmetlerden yararlanamamaktadır. Bu sebeple kamu-sivil toplum-vatandaşlar üçgeni arasındaki bilgi akışının aktif olarak sağlanması yönünde yapılacak çalışmalara öncelik verilmelidir. Bu noktada özellikle toplumsal gerginliklerin artmadan önüne geçilmesi noktasında hepimize önemli roller düşüyor.

Entegrasyonda geç kalmayalım

Savaşın ilk yıllarından itibaren Türk halkı geçmişten tevarüs ettiği engin yardımseverlik ve hoşgörü ile misafir olarak kabul ettiği mültecilere kucak açtı. Fakat galibi olmayan savaşın uzun sürmesi ve ne zaman sona ereceğinin kestirilememesi ev sahibi olan yerel halkta da bıkkınlık ve bezginlik yarattı. Yakın gelecekte ülkemizde yanı başımızdaki Avrupa’da gittikçe yaygınlaşan yabancı düşmanlığı, kendisinden olmayana karşı toleranssızlık gibi sorunlarla karşılaşmamak için bugün tüm kamu kurumlarına, sivil toplum kuruluşlarına ve medyaya, her iki halkın birbirini anlayabileceği, empatiyapabileceği, entegrasyon odaklı birlikte yaşam kültürünün geliştirebileceği platformlar oluşturmak ve ortak geleceğimize, insani değerleri merkeze alan bir kamuoyu oluşturmak önemli bir görev olacaktır.

Küresel insani yardım politikalarının belirleneceği BM Dünya İnsani Yardım Zirve’si geçtiğimiz ay 173 ülke 55’i devlet ve hükümet  başkanı, 60’ı aşkın bakan ve 40’tan  fazla uluslararası örgüt düzeyinde katılımla İstanbul’da gerçekleşti. BM tarihinde ilk defa insani yardım adı altında gerçekleşen zirvenin Türkiye’de gerçekleşmiş olması Türkiye’nin insani yardım çalışmalarındaki başarısına dünyanın dikkatini çekmekte başarılı olmakla birlikte zirvede masaya yatırılan konuların aciliyeti itibariyle de önemliydi.

İnsanlığın içinde bulunduğu dar boğaz için bir umut niteliği taşıyan zirvede iki gün boyunca savaş, doğal afetler, iklim değişiklikleri gibi insanlığın büyük mağduriyetlere yol açan sorunlar karşısında uluslararası yük paylaşımı, sürdürülebilir bir uluslararası yardım sistemi kurulması, sivillerin savaşlardan korunması, kalkınmanın herkesi kapsaması konularına vurgu yapıldı. Cinsiyete dayalı şiddet konusu masaya yatırılarak sorunun çözümünde köklü politikalara, yol haritalarına duyulan ihtiyaç ve erkeklerin çözüme dahil olmasının önemi üzerinde duruldu.

Yardımların yerelden yürütülmesi için yerel yardım kuruluşlarının güçlendirilmesi, nakit para transferinin geliştirilmesi, yerel aktörlerin mali araçlara erişiminin kolaylaştırılması ve proje bazlı olmayan mali kaynakların artırılması gündemde olan önerilerdi.

Zirve’de uluslararası toplumu eleştiren Erdoğan, BM’yi ve Güvenlik Konseyi’nin bu süreci yönetmedeki acziyetini dile getirirken, zirvenin bir zihniyet değişiminin miladı olması yönünde temennide bulundu. Erdoğan’ın kalkınma odaklı insani yardıma öncelik verilmesi konusuna dikkat çekmesi ve zirveye iş dünyasından yoğun katılımın olması yeni paydaşların çözüme dahil olması yönünde bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

Vicdanını yitirmiş dünya

G7ülkelerinden ve Güvenlik Konseyi üyelerinden başkan düzeyinde katılan tek lider olan Almanya Başbakanı Angela Merkel, zirveye katılan ülkelerden verdikleri sözleri tutmalarını istedi. Birçok ülkenin çoğu zaman somut projeler için verdikleri mali yardım sözünü yerine getirmediğini bunun üzerine projelerin sona erdiğini belirtti.

Kendisi de bir mülteci aileden gelen BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon güçlü ve zengin ülkelerin zirveye katılmamış olmalarından yakınmakla beraber onların zirveye katılmamış olmasının harekete geçmemek için bir mazeret olamayacağını ifade etti. Zirvenin uluslararası topluma, başka bir gelecek kurma şansını verdiğini, bu fırsatı yakalayıp,  değişim için bir işaret verelim çağrısında bulundu.

Verilen sözlerde durulmamasından dolayı yapılan tüm eleştirilere ve kimi ülkelerin ilgisizliğine rağmen “Dünya İnsani Zirvesi” insani sorunların sadece insani yardımla çözülemeyeceğinin anlaşılması bu doğrultuda çok boyutlu ve çok paydaşlı stratejilerin üretilmesinin gerektiğini dünyaya deklare etmesi açısından önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

Nihayetinde Suriyeli Mültecilere yönelik Türkiye’nin mevcut korumacı ve misafir etme politikasından çıkıp toplum ile sosyo-ekonomik ve kültürel siyasal açıdan entegre olabilecek bir ikinci adım olan entegrasyon politikalarına geçiş önünde durmaktadır. 1960’larda Avrupa’ya misafir işçi (GastArbeiter) statüsüyle giden Türklerin kısa zamanda gerek alıcı gerek gönderici ülke tarafından kısa zamanda geri dönmesi beklenirken dördüncü kuşağa kadar ilerlediğini unutmamak gerekir.

Doç. Dr. Sare Aydın Yılmaz

KADEM Başkanı

STAR I Açık Görüş