Muhafazakâr-dindar kadının serencamı

Müslüman kadın, ataerkil yapının belirlemiş olduğu sosyal, siyasal ve kültürel ötekileştirilmeye, dini gereklilik olarak taşıdığı başörtüsünü Militarist-Kemalist ideolojiye kabul ettirmeye ve çağdaşlık uygarlık perspektifinde tek tipleştirilmeye karşı kimlik, kişilik, özgürlük ve varoluş mücadelesi vermiştir.

Dr. E. Sare Aydın/İstanbul Ticaret Üniversitesi

Kavramsal olarak içeriği farklı yorumlarla karşımıza çıkan “muhafazakârlık,” geleneksel uygulamaları korumaya çalışan, dini pratiklerini yerine getiren kişileri tanımlamak için kullanılmaktadır. Muhafazakâr siyaset düşüncesi, değişimin yavaş ve kademeli olarak gerçekleşmesi gerektiğini, toplumun geçmişten gelen kurumlarının ve değerlerinin radikal bir biçimde topyekûn söküp atılmasının kaosa neden olacağını savunur. Özünde tedrici-aşamalı ve tedbirli değişimi öngören bu düşünce, maalesef ülkemizde uzun zaman gerçek anlamı dışında kullanılarak anlam kayması yaşamıştır. Son zamanlarda muhafazakâr siyaset düşüncesiyle ilgili yapılan çalışmalar, muhafazakârlığın hiç de sanıldığı gibi “tutucu” ve “gerici” bir düşünce biçimi olmadığını göstermiştir. Muhafazakâr düşünce değişime karşı durmaz. Aksine toplumların, kurumların, değerlerin kendi doğal evrimleri içinde kendiliğinden değişimini savunur. Global gelişmelere kendi değerlerinden fedakârlık etmeden uyum sağlamayı öngörür. Muhafazakâr düşüncenin bir ayağı evrensel değerlerde, bir ayağı ise yerel değerlerdedir. Türkiye’de gelişen muhafazakâr düşünce ve muhafazakâr siyaset bu ikisinin terkibinden oluşan bir kulvarda ilerlemektedir.

Rejim ve gelenek baskısı

Uzun yıllar Kemalist-seküler rejimin baskıcı ve yasaklayıcı uygulamalarına rağmen günümüz Müslüman kadınının yakalamış olduğu gelişim ve ilerleme, aşamalı ve tedbirli değişimi ön gören muhafazakâr düşünce ile örtüşmektedir. Muhafazakâr-dindar kadın, annesine göre daha eğitimli, ekonomik hayata daha entegre, siyasi ve sosyal arenaya daha kolay adapte olabilen, temsil ve karar alma makamlarında yer alma noktasında daha bilinçli ve mücadeleci birey olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kadın tipi, annelik rolünü benimsemekle birlikte, ataerkil kültürel yapıdan kaynaklanan erkeğin önceliğini ve üstünlüğünü reddetmekte, kendisine biçilen geleneksel “eksik etek” kalıbını kırmakta, modern-özgür düşünceden beslenerek kadın erkek ilişkilerini sorgulamakta ve mevcut rol dağılımlarını yeniden dizayn ederek erkek egemen dünyaya İslami referanslarla cevap vermektedir. Çalışmanın, kendi hayatını kazanmanın, girişimci kadın olmanın örneğini Asrı Saadet’e Hz. Hatice’ye götürmekte, erkeğin yanında değil, arkasından konumlanmanın dini inancından değil, cahiliye döneminin arkaik değerlerinden kaldığını söylemektedir. Kendisine biçilen birçok rolün sonradan öğretildiğini, geleneksel kodlardan beslenen ritüellerin oryantalist bakış açısı sonucu İslam’a izafe edildiğini ısrarla dile getirmektedir. Bu durumun bilincinde olan yeni muhafazakâr kadın, değişmekte ve toplumsal cinsiyet rollerinin dağıtılmasında adalete, insan haklarına ve hakkaniyete dayalı taleplerde bulunmaktadır. Bu talebi ısrarla ortaya koyan muhafazakâr Müslüman kadının geçmişinde öncelikle uzun yıllar ataerkil yapının belirlemiş olduğu sosyal, siyasal ve kültürel ötekileştirilmeye; daha sonra dini gereklilik olarak taşıdığı başörtüsünü Militarist-Kemalist ideolojiye kabul ettirmeye; ve nihayetinde çağdaşlık uygarlık perspektifinde tek tipleştirilmeye karşı vermiş olduğu kimlik, kişilik, özgürlük ve varoluş savaşı yatmaktadır.

Muhafazakâr-dindar kadının değişiminde, geleneksel ve kültürel kodlardan beslenen bağnaz bakış açısına itiraz yatmaktadır.  Geleneksel anlayışın, “kız çocuğu okumaz” “sırtından sopayı karnından sıpayı eksik etmeyeceksin”, “elinin hamuruyla erkeğin işine karışmamalıdır” gibi söylemlerle sosyal ve siyasal hayatın dışında tuttuğu muhafazakâr-dindar kadın, modernleşmenin ve küreselleşmenin de etkisiyle evden çıkarak, eğitim hayatına, kamu hayatına, ekonomiye, bürokrasiye ve siyasete müdahil olmaya başlamıştır. Bu kadının sosyal ve siyasal bir kimlik kazanmasında rol oynayan diğer bir zemin resmi ideolojinin başörtüsüne karşı ötekileştirici ve yasakçı uygulamaları olmuştur. Bu yasağa ve ötekileştirilmeye karşı mücadele eden muhafazakâr-dindar kadın, aynı zamanda “bağımsız” ve “siyasal” bir kimlik kazanmıştır.

1980’lerde başlayıp bir yıl öncesine kadar devam eden başörtüsü yasağına karşı verilen mücadelede Müslüman erkekle birlikte yürümeye başlayan Müslüman kadın, “bacı” yerine, rejime karşı verilen politik ve adalet mücadelesinde dava arkadaşı olmuş, sokak eylemleriyle sisteme karşı entelektüel yolculuğa çıkmıştır. Bu süreç sonucunda bireyselleşen kadın, İslam’ın ataerkil ve kültürel yorumlamalarına dayanan anlayışın öngördüğü ev kadınlığı, eşe mutlak itaat ve pasif kişilik anlayışını bir kenara bırakmış; “birey kadına” giden modernleşme sürecindeki yolculuğuna devam etmiştir. Ne pahasına olursa olsun inandığı değerleri yaşamayı öngören varoluşçu tutum geliştiren bu kadın, modernleşmeyi, kentleşmeyi, kadın erkek ilişkilerini, çok kültürlülüğü ve küreselleşmeyi tartışmış; bunları yaparken hemcinsleriyle dayanışma içine girmiş, sivil toplum örgütlerinin ve siyasi partilerin faaliyetlerinde yer alarak, toplumsal ve siyasal hayatta kendisine gelecek aramaya başlamıştır.

Kamusal alanda verdikleri mücadele sürecinde fikirsel olarak güçlenen bu kadınlar kendi başlarına Avrupa’ya, Amerika’ya giderek eğitimlerini buralarda almayı başarmışlardır. Bu imkanı bulamayanlar ise alternatif yollarla kendilerini geliştirmiş ve yasaklara rağmen topluma faydalı olabilecekleri alanlar oluşturmuşlardır. Zamanla konumunu bilinçli bir şekilde netleştiren muhafazakâr kadın, babasına, eşine veya başka bir erkeğe dayanmadan, ona bağımlı kalmadan var olabilen, kendi ayakları üzerinde durabilen, tercihlerinin ve inandığı değerlerin peşinden gidebilen “birey” kadına dönüşmüştür.

Kendi olabilme mücadelesi

Muhafazakâr-dindar kadın böyle bir süreçte “kimlikli”, “kişilikli” ve “bilinçli” bir kamusal aktör olunca doğal olarak aile ile ilişkisinde de bir değişim kaçınılmaz olmuştur. Öncelikle aile konusunda radikal feminizmden net bir şekilde ayrılarak,  aile birlikteliğini, toplumun ve kadının huzuru için fazlasıyla önemseyen,  Allah’ın sadece kendisine bahşettiği annelik rolünü reddetmeyen bilakis yücelten bu kadın, aile içinde de konumunu gözden geçirerek “kendi olabilen” ilahi ve beşeri sistemin sağladığı “haklarını savunabilen” savunurken referansını yine kutsalına dayandıran bir kişilik geliştirmiştir.

Sonuç olarak, değişimi aşamalı olarak gerçekleştiren kadın, inancı gereği Müslüman, ancak yaşam biçimi itibariyle ‘birey’ ve siyasal tercihleri itibariyle “modern” bir karaktere sahiptir. Bu kadın, yukarıda anlatmaya çalıştığım muhafazakâr-dindar kadındır. Başka bir deyişle, muhafazakâr-dindar kadın, İslami referanslardan ayrılmayan, ancak kamusal alanda kalma mücadelesi veren ve burada var olmaya çalışan yeni kadındır.