KADEM Kurucu Başkanı  Yrd. Doç. Dr. E. Sare Aydın Yılmaz’ın Star Gazetesi Açık Görüş’te “Eşitlik Üstü Adalet” Başlıklı yazısı yayınlanmıştır.

Sare Aydın / KADEM Kurucu Başkanı – İst. Tic. Ünv.

Kadının toplumdaki konumunu eşitlik üzerinden tartışmaya açmak, eşitliğin kadının mağduriyetini ve haksızlığa uğramışlığını ortadan kaldırmada yetersiz kalmasındandır.

 Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip yurttaşlar olduğu anlayışıyla başlayan düşünce, zamanla “eşit işe eşit ücret” noktasına evrilmiş ve bu temel üzerinden yasalarda ve politikalarda eşitlikçi bir çerçeveye kavuşmuştur. Ancak bu hareket bir asır sonra kadınların farklı yeni talepleriyle karşılaşmak durumunda kalmıştır. Kadınların hem eşit hak talebi hem de farklılıklarından ortaya çıkan özel haklar talebi arasında yaşanan gerilim, eşitliğin kadınlar lehine gereken sonuçları vermemesinden kaynaklanmaktadır. Modernizm düşüncesinin ürettiği tek tip kadın modeli ve kadın-erkek ilişkisi anlayışı, kadını eşitlik temeli üzerinden kamusal alana dahil etmesine rağmen, dünyanın genelinde kadınlar lehine beklenen sonuçları verememiştir. Bu bakımdan kadın hareketi içinde gelişen post-feminizm yaklaşımı, modernizmin kadının farklılığını görmezden gelen tek-tipleştirici eşitlik anlayışına bir tepki olarak doğmuştur. Yirminci yüzyılda kadınların mağduriyeti bazı toplumlarda pozitif ayrımcılığı öngören politikalarla giderilmeye çalışılmıştır.

Fizyolojik açıdan kadın-erkek arasında bir eşitlik olmadığını söylemek, her mantığın kabul edeceği somut bir gerçektir. Kadınlık ve erkeklikten bağımsız olarak, “insan” olarak yaratılmış olmak, bizatihi ontolojik açıdan eşitliği gösterir. Bizler kadın veya erkek fark etmeksizin insan olarak aynı öze, aynı ontolojik değere sahibiz.  Bu eşdeğerliliği toplumsal hayat içinde korumak üzere yasal eşitliğe ve aynı imkan ve fırsatlara sahip olmamız kaçınılmazdır.

Ancak şunu unutmamak gerekir ki, insanlar veya canlıların tümü yaratılışları gereği, fıtraten farklıdırlar. Fıtrat, kadın ve erkeğin ana rahmine düştüğü andan itibaren başlayan vücut ve ruh özelliklerinin tümünü açıklayan bir kavramdır. Dolayısıyla fizyolojik ve ruhsal farklılıkları görmezden gelen yasal ve politik uygulamaların eşitlik getirmesini beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır.

Cinsiyetçiliği aşmak

Cinsiyetçi bir yaklaşımla değil, insan olmak ve temel hakların korunması açısından hukuki eşitlik kaçınılmazdır. Ancak, hukuksal ve siyasal eşitlik, geleneksel kültür tarafından beslenen erkek egemen güç ilişkileri içinde kadınları yeterince koruyamadığı gibi, mağduriyetlerini de giderememiştir. Bu bakımdan hukuksal ve yasal eşitliğin ötesine giderek, farklılıklardan doğan mağduriyetlerin giderileceği hakkaniyet ve adalet perspektifli yaklaşımların ve politikaların tesis edilmesi esastır.

“Adalet”, eşitliği de içine alan bir kavramdır.  Kadın-erkek ilişkisinde adaletten bahsetmek, eşitliğin ötesinde bir şeye vurgu yapmaktır. Modern toplum, kadınla erkek arasındaki geleneksel barikatları kaldırarak kadının her yerde var olmasını mümkün kılmıştır. Eşitliği tartışmaya açmak, bu noktadan geriye adım atmak anlamına gelmez. Aksine bunun ötesine giderek kadının bir yandan geleneksel değerlerden, bir yandan da bizzat moderniteden kaynaklanan mağduriyetini giderecek bir yaklaşıma dikkat çekmek anlamına gelir. Bu yaklaşım, kadının doğası ile ters düşmeden toplumsal hayatta sağlıklı bir şekilde var olmasını sağlayan adalet anlayışıdır.

Beşeri düzene, kadın bakış açısının katacağı yeniliğin erkek egemen toplum tarafından fark edilmesi ve bu yeniliğin desteklenmesi son derece önemlidir. Toplumsal rollerin adil paylaşılması, klasik erkek hegemonyasına karşı  “adalet” anlayışının tesis edilmesi, hukuksal eşitliğin reddi anlamına gelmeyeceği gibi, eşit bir rol dağılımı anlamına da gelmez. “Adalet”, insanlar arasındaki farklılıkların gözetilerek, bu farklılıkların dezavantaja dönüşmediği cinsiyetler üstü bir düzeni ifade eder.

İslam’ın haklar ve yükümlülükler bağlamında öngördüğü normlar da, bu adalet anlayışını yansıtır, nitekim İslâm’da adalet anlayışı, bir arada yaşamaktan ve insanlar arası ilişkilerden ortaya çıkan insan hakları temeline dayanır. Bu anlayış, John Rawls’un Bir Adalet Teorisi adlı eserini yazdığı 1970’li yılların başından itibaren genel kabul görmeye başladı. Farklılığı ve dezavantajlı grupların özel durumlarını dikkate alan bu adalet anlayışı, bugün feminist yaklaşımlar içinde baskın olan görüştür.

Post-feminist hareket

İnsan doğası üzerinden kadın-erkek eşitliği düşüncesi, feminizmin öncü ismi Mary Wollstonecraft’la birlikte iki asır önce gündeme gelen bir düşünceydi. Batı siyaset düşüncesinde kadını kamusal bir aktör olarak kabul etmeyen, dolayısıyla vatandaşlığı erkeklikle özdeş kabul eden anlayışa tepki olarak doğan Wollstonecraftçı eşitlik anlayışında, temel düşünce kadının da erkekle aynı tabiata sahip olduğunu, dolayısıyla erkekle aynı hukuksal ve siyasal haklara sahip olması gerektiğini esas alıyordu. Eşitlikçi feminist yaklaşım bu düşünce üzerinden gelişti ve on dokuzuncu yüzyılın ana akımı oldu. On dokuzuncu yüzyıl kadın hareketi, eşitlikten, aynı hukuksal ve siyasal hakların yanı sıra, aynı imkân ve fırsatlara sahip olmayı da anlıyordu.

Ne var ki, bu anlayış 1960’lardan sonra bizzat feminist hareketin içinden eleştiri odağı olmaya başladı. Bir yandan Rawls’la başlayan farklılık-duyarlı adalet anlayışı, bir yandan post-modernizmle başlayan çoğul kimlik ve hakikat anlayışı, kadın hareketinde de ciddi bir kırılmaya yol açtı. Bunun sonucunda bugün post-feminizm veya üçüncü dalga kadın hareketi olarak bilinen, kimlik ve farklılık üzerinden seyreden bir anlayış gelişti. Bu anlayış bariz biçimde eşitliğe meydan okudu ve okumaya devam etmektedir. Çünkü eşitlik anlayışında erkek, ideal bir model olarak kabul edilmekte, kadınsa ona benzetilmeye çalışılmaktadır. Post-feminist yaklaşım bu bakımdan “benzerlik” üzerinden eşitlik yerine, “farklılık” üzerinden adalet kavramına ulaşmış durumdadır.

Eşit yasalar ve politikalar erkeğe göre dezavantajlı konumda olan kadınları kamusal ve siyasal yaşamda hiçbir zaman erkekle eşit konuma getirememiştir. Bunun canlı örneğini Fransa’da görmekteyiz. Fransız sisteminin üç kurucu değeri, Fransız Devrimi’nden beri “eşitlik”, “özgürlük” ve “kardeşlik” değerleri olmuştur. Ne var ki, kadınlar 1947 yılına kadar burada oy hakkına kavuşamadılar. Oy hakkına kavuştuktan sonra da 1968 yılına kadar kadınların Fransız meclisindeki oy oranı yüzde 2’nin, 1997 yılına kadar da yüzde 6’nın üzerine çıkamadı. Fransa Anayasa Mahkemesi 1982 yılında Parlamento’nun çıkardığı, kotayı öngören yasayı eşitliğe aykırı bularak iptal etmiştir. Fransa’da “farklılık” üzerinden adalet anlayışı için mücadele eden kadınların karşısına, soyut eşitlik düşüncesini savunan başka kadınlar dikilmiş ve bu talebi sisteme meydan okuma olarak algılamışlardır.

Modernitenin mağdurları

Fransa gibi katı seküler laikliğin yaşandığı bir ülkede durum böyleyken, Türkiye’de ne yazık ki modernizm şablonu içinde gelişen bir kadın hareketi söz konusu olmuştur. Bu kadın hareketi tüm kadın meselesini, erkeğin işgal ettiği kamusal alana yasal eşitlik üzerinden dahil olma mücadelesinden ibaret gördü ve halen de görmeye devam ediyor. Bunu yaparken aynı zamanda son derece elitist ve ayrımcı uygulamalara da imza attı. Tüm kadın haklarını ve mücadelesini, sadece kendisine benzeyen kadınların mücadelesiyle sınırlı gördü.  “Eşitlik” ve “adalet” gibi kavramlar gündeme geldiğinde ortaya çıkan tepkinin, Türkiye’deki,  çağın gidişatıyla ve toplumun ihtiyaçlarıyla uyumlu kadın hareketinin dışında, konuya salt eşitlik üzerinden bakan kadın hareketinin tutum ve karakterinden kaynaklandığını da unutmamak gerekir. Bu hareket içinde yer alan bazı kadınlar ne yazık ki uluslararası düzeyde gelişen kadın hareketleri içindeki tartışmaların gerisinde seyretmekte; on dokuzuncu yüzyılın kalıplarıyla konuyu tartışmaya devam etmektedirler.

Son kertede, bir şeyi, bir işi hakkaniyet ve insaf ölçülerine göre yapmak anlamını taşıyan  “Adalet” kavramına vurgu yaparken, yasal ve politik eşitliği bir kenara bırakmıyor, aksine eşitliği içkin, ancak soyut eşitlik anlayışının ötesine giden bir adalet anlayışına vurgu yapmaya çalışıyorum. Bu anlayış gerektiğinde kadına karşı pozitif ayrımcı adımlar atabilir; gerektiğinde kadın ve erkek rollerini ve yükümlülüklerini toplumun ihtiyaçlarına göre yeniden dizayn etmeyi talep edebilir.