Türkiye’de Kadın Hareketinin Tarihi: Değişen Bir Şey Varmı?

Kadın hareketi tarihi modern dünyanın tarihiyle yakın bir ilişki içindedir. Gelişmiş ülkelerde kadınların lehine seyreden kadın tarihi ile modernleşmenin gelişmesi arasında doğrusal bir ilişki bulunmaktadır. Batıda sanayi toplumuna paralel olarak şekillenen ortak kamusal alanda kadınlar başlangıçta yer alamamışlardı. Başta İngiltere olmak üzere gelişmiş sanayi ülkelerinde kadın hareketinin ortaya çıkmasına yol açan temel neden kamusal alanın kadından bağımsız olarak erkek merkezli şekilde teşekkül etmesi olmuştu. Özel alandaki aktivitelerin kamusal yaşam alanına taşınmasıyla birlikte kadınlar büyük ölçüde sosyal hayattan kopar duruma gelmişlerdi. On yedinci yüzyıl Avrupa’sında burjuvazi sınıfının değerleri ekseninde  teşekkül eden kamusal alan, erkeklerin hükümran bulundukları bir alan haline gelmiş ve  erkeklikle özdeşleşmişti. Sanayi sonrasının yeni siyasal yapısını formüle etmeye çalışan düşünürler kamusal alanı kadının, özel yaşam alanı olan aileyi de kadının alanı olarak kabul etmekteydiler. Batıda kadın hareketi hem erkek merkezli sanayi toplumunda kadına yer açmak, hem de yeni toplumun siyasal yapısını belirlemeye çalışan siyasal düşünürlere reaksiyon olarak gelişmiştir.

Eşitlikten Farklılığa Kadın Hareketi

Batıda kadın hareketinin ortaya ilk çıkışı kadını dışlayan yeni kamusal alana bir tepki şeklinde olmuştu. Çekirdeği on yedinci yüzyılda İngiltere’de atılmış olan kadın hareketinin en temel talebi kadının erkeğe ait olan kamusal yaşam alanında yer almaktı. Kadının ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal yaşam alanlarında yer almasını sağlamak üzere gelişen kadın hareketi, kadın hareketi tarihinde “birinci dalgayı” oluşturur. Birinci dalga kadın hareketinin faaliyetleri kısaca üç noktada özetlenebilir: Birinci olarak kamusal yaşam alanının kadınları da içine alacak ve barındıracak şekilde yeniden şekillenmesini; ikinci olarak kadınların da siyasal egemenlik hakkına ortak olmasını; üçüncü olarak da kadının erkekle eşit yasal haklara kavuşmasını sağlamak. Kısaca, birinci dalga kadın hareketi ekonomik hayatta var olmayı, siyasal hayatta söz sahibi olmayı, hukuksal platformda erkeğin düzeyine çıkmayı amaçlamıştır.

Birinci dalga kadın hareketinin temel referansı erkekti. Temel hedef erkekle aynı statü ve imkanlara kavuşmaktı. Halbuki 1960’li yıllardan itibaren gün yüzüne çıkan “ikinci dalga” kadın hareketi bu amacı aşan bir söylem geliştirmiştir. İçinde başta radikal feministler olmak üzere değişik feminist gruplarını barındıran bu hareketin temel referansı erkek değil, kadın olmuştur. İkinci dalga kadın hareketinde erkek negatif bir figür olarak karşımıza çıkmaktadır. O bakımdan bu hareket içinde yer alan kadınlar “kadının kurtuluşu” söylemiyle kadınları erkeklerden tecrit edecek, ya da erkeğin baskın bulunduğu kurumlardan soyutlayacak bir söylem geliştirdiler. Bu hareket erkek merkezli patriarkal kültürün hakim bulunduğu aile, okul, devlet, kilise gibi tüm kurumların etrafındaki duvarları kaldırarak kadınları kendi özgün kimlikleriyle kamusal hayata dahil etmeye çalışmıştır. İkinci dalga kadın hareketinin  çabaları kadınlardan oluşan “dişi bir kamusal” yaşam oluşturma şeklinde özetlenebilir.

Batıdaki kadın hareketi içinde 1980’lerden sonra “üçüncü dalga” diyebileceğimiz yeni bir kadın hareketi dalgası yükselmeye başladı. Kadınlığı yücelten bu hareket, “kadınlıkla” “insanlık” arasındaki ilişkiye dikkat çekerek kadınlığın barındırdığı üstün değerleri insanlığa kazandırma amacına yönelmiştir. Doğrudan doğruya “kadınlık” gibi pozitif bir değer etrafında yoğunlaşan bu kadın hareketi aynı zamanda kadınlığı “farklı” ve “özgün” bir kimlik kaynağı haline getirmeye çalışmaktadır. Özellikle post-yapısalcı ve post-modernist tartışmaların etkisi altında şekillenen bu kadın hareketi birinci ve ikinci dalganın aksine “siyasal” olmaktan çok, “felsefi” ve “kültürel” alanda var olmaya çalışmakta ve bu yönde tezler geliştirmektedir. Kadının fizyolojik yapısını ve yetişme sürecini referans alan bu kadın hareketi, kadının erkekten farklı bir kognitif yapıya, farklı bir algı sürecine, farklı bir kişilik yapısına, dolayısıyla farklı bir bilgi çerçevesine sahip olduğunu ileri sürmektedir. Bütün bu farklılıklar bütün insanlığın ihtiyaç hissettiği sevgi, şefkat, merhamet, bağışlama, yardımseverlik, duygusallık, romantizm gibi pozitif değerler barındırdığı için insanlığın kültürünü ve siyasetini bu değerler üzerine bina etmek gerekiyor.

Kadın hareketi tarihine Batı örneğinden hareketle baktığımızda kadınlığın artık farklı bir kimliğin kaynağı olarak kabul edildiği bir noktaya geldiğimizi görmekteyiz. Hatta daha da ileri gidilerek felsefe, edebiyat, kültür, eğitim, dini yorum gibi entelektüel etkinlikleri yeniden üreterek kadınlıktan kaynaklanan pozitif değerleri insanlığa kazandırmanın gereği üzerinde durulmaktadır. Böylece üstün gelme, ezme, yok etme, savaşma, çatışma gibi değerlerin süslediği erkeksi patriarkal kültür aşılacak; yerine şefkat, merhamet, yardımseverlik, dayanışma, özveri gibi değerler ikame edilecektir. Artık edebiyatımız düşman kafalarının nasıl koparıldığını övgülerle anlatan şiirlerden, tasvirlerden, öykülerden kurtulacak; insanlık için ürettiğimiz insanı değerlerle ve tasvirlerle bezenecektir.

Batı toplumlarında kadın hareketinin gelmiş bulunduğu bu entelektüel noktanın yanında, kadınların bu toplumların hayatında önemli bir sosyal unsur haline gelebildiklerini de görmekteyiz. Ekonomide, siyasette, sağlık alanında, eğitim alanında yer alan kadınlar buralarda patriarkal kültürü aşamamış olsalar da, kendilerinin içinde var olabildiği, tanındığı, inisiyatif sahibi olduğu soft bir kültürün meydana gelmesine katkıda bulunduğunu söylemek fazla abartılı olmayacaktır. Üniversitelerde açılan sayısız kadın bölümleri, kadın eserleri kütüphaneleri, kadın müzeleri, kadın kitapevleri gibi etkinlik alanlarına ilave olarak yasal mevzuatın patriarkal değerlerden soyutlanması sürecine girmesi sonucunda Batılı toplumlardaki geleneksel patriarkal kültürün önemli bir erozyon yaşadığını iddia etmek fazla abartılı olmayacaktır.

Türkiye’de Kadınların Toplumsal Hayata Katılma Evresi

Batıdakine benzer şekilde Türkiye’de de kadınların kamusal hayatla bütünleşme tarihini aşağı yukarı on sekizinci yüzyıldan itibaren başlatmak mümkündür. On altıncı yüzyıl sonlarından itibaren Batılı ülkeler karşısında periferi durumuna düşmeye başlayan Osmanlı on yedi, on sekizinci yüzyıla geldiğimizde Batılı toplumlar için çok önemli bir ekonomik Pazar haline gelmişti. Merkezinde Batılı toplumların yer aldığı global dünya ekonomisi Osmanlı’daki cemaat eksenli “kapalı kamusal alanları” herkesin katılımına açık olan tek merkezli “açık kamusal alana” dönüştürmeye zorlamaktaydı. Geleneksel-kapalı kamusal alandan modern-açık kamusal alana geçişte iki şey belirgin rol oynamaktaydı. Bunlardan birincisi dini cemaatlerin etrafındaki duvarların kalkması, böylece değişik dinden insanların gettolarını aşarak bir araya gelmesi. İkincisi ise kadınların da bu sürece eşlik ederek evelerinin ön yüzünde görünmeye başlamaları. İngiliz tekstil ürünlerini sırtlarında teşhir ederek değişik renk cümbüşünden oluşan cafcaflı ve görkemli giysileriyle kadınlar açık kamusal yaşam alanında boy göstermeye başlamışlardı.

Türkiye’deki kadın hareketi tarihini devletin bu hareketlere karşı gösterdiği reaksiyonla birlikte analiz etmek gerekiyor. Bir çok Batılı toplumun aksine, Türkiye’nin siyasal kültüründe ve sosyo-ekonomik yaşamında en merkezi yeri işgal eden devletin kadın hareketi gibi bir oluşuma karşı kayıtsız kalması düşünülemez. Özellikle modernleşme arayışlarının baş gösterdiği son iki yüz yıllık tarihsel gelişme içinde toplumun değişim dinamiğini ve ivmesini elinde bulunduran yegane aktörün devlet olduğu göz önünde bulundurulduğunda devletin kadın hareketi konusuna karşı tavrının analiz edilmesi daha bir önem kazanmaktadır. Türkiye’de belirgin özelliklere sahip beş evrede analiz edilebileceğini düşündüğüm kadın hareketinin her bir evresinde ayrıca devletin de tutumunu analiz etmek gerekiyor.

Kadın hareketinin birinci evresi Osmanlı’nın dünya ekonomisinin periferisine iyice düştüğü, dolayısıyla tek merkezli kamusal yaşam alanının şekillenmeye başladığı on yedinci yüzyıldan Birinci Meşrutiyetin ilan edildiği dönemlere kadar devam eden süre içinde gelişmiştir. Kadın hareketinin embriyo aşaması olan bu dönemi “kadınların toplumsal hayata katılma evresi” olarak tanımlamak mümkündür. Osmanlı’da kadınların külliyelerin, medreselerin ve camilerin yapımında önemli bir katkısının olduğu yapılan araştırmalarda ortaya çıkmaktadır. Ancak sosyal hayata eser kazandıran bu kadınların daha çok yönetici sınıf kadınları olduğunu biliyoruz. Yükselmekte olan dünya ekonomisine entegre olan Osmanlı’da gelişen tek merkezli kamusal alanda yönetici sınıf kadınlarının yanı sıra varlıklı kesim kadınları da boy göstermeye başlamışlardı.

Batıda imal edilen kumaşlardan görkemli giysiler yaparak sokaklarda, meydanlarda, toplum içinde giyen kadınlar dikkat çekmekteydi. Varlıklı Gayr-i Müslim kadınların görkemli kıyafetlerle toplum içine karışmaları yöneticilerin tepkisini çekecek türdendi. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra başta İngiliz olmak üzere Batı teknoloji ve sermayesinin Osmanlıya akmaya başlamasıyla birlikte kadınlar kent merkezlerinde gelişen ekonomik hayat içinde yer almaya başlamışlardı. Özellikle tekstil alanındaki üretim büyük ölçüde kadın emeğine bağlı olarak gelişmekteydi. Kadın hareketinin kökleşme dönemi olarak nitelendirdiğim bu dönemde kadınların henüz politik bir kimlik kazanmadığı, sadece yeni gelişen kamusal alanda ekonomik hayata katılmak istediği söylenebilir. Bununla birlikte gelişmekte olan Osmanlı sanayisinin ihtiyaç hissettiği alanlarda gelişen eğitim kurumlarında da kadınların eğitim alma imkanına kavuştuğu, dolayısıyla “kültürlü” bir kadın kuşağının özellikle on dokuzuncu yüz yılın ikinci yarısından itibaren yükseldiğini söylemek mümkün.

Kadın hareketinin birinci evresini oluşturan bu dönemde devletin bu hareket karşısındaki reaksiyonu iki aşamalı olarak karşımıza çıkmaktadır. Birinci aşama yasaklama aşamasıdır. On yedi ve on sekizinci yüzyılda kadınların kıyafetini düzenleyen, onların sokakta, çarşıda, pazarda nasıl hareket edeceklerini uzun uzadıya beyan eden fermanlar yayınlanmıştır. Bu fermanlarda kadınların hangi mevkilere gidebilecekleri, nerelerde piknik yapacakları, hangi renkten ve hangi boyda feraceler giyebilecekleri açıkça yazılıydı. Fermanların çoğu, irat edilen emirlere uymayan kadınların ya da bunlara yardımcı olacak erkeklerin taşraya sürüleceği ifadesiyle bitmekteydi.

Devletin kadınların kamusal hayatta yer almasına karşı gösterdiği ikinci tepki ise on dokuzuncu yüz yılın ilk çeyreğinden sonra göze çarpar. Bu tepki kadınların lehine bir tepki olup onların eğitimine özel bir önem vermektedir. Osmanlıda yükselmekte olan modern sosyal hayatta kadınların da emeğine ihtiyaç hissedildiği için 1842 yılından itibaren kadınlar kamusal alanda devlet eliyle eğitim görmeye başlamıştır. Önce sağlık alanında, daha sonra sırasıyla sanayi ve eğitim alanlarında kadınlara eğitim imkanları devlet tarafından sunuldu. Devlet on dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren kadın konusuna özel olarak eğilmiş, kadınlara değişik  alanlarda eğitim imkanı sunmanın yanı sıra, geleneksel hukuksal alanda da onlar lehine düzenlemeler yapmaya başlamıştır. Birinci meşrutiyete gelinceye kadar toprak, miras ve eğitim alanındaki hukuksal düzenlemelerle kadınların durumunda belirgin bir iyileştirme görülmüştür. Yeni reformlarla kadınlar mirasa ortak oldukları gibi kendilerine verilecek olan temel eğitim de zorunlu hale getirilmişti.

Kadınların Sosyal Aktör Olma Evresi

Türkiye’deki kadın hareketinde en önemli dönemlerden biri Birinci Meşrutiyetten Cumhuriyetin ilanı olan döneme kadar devam eden süre içinde görülmüştür. Bu dönemi “kadınların kamusal alanda sosyal aktör olma” evresi olarak tanımlamak mümkündür. Devletin on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren kadının eğitimi konusuna verdiği önem kadınları önemli bir toplumsal obje haline getirmekteydi. II. Abdulhamid’in en önemli reformu kadın konusunda göze çarpmaktaydı. Abdulhamid tarafından açılan “Muallime Mekteplerinde” yetişen kadınlar öğretmen olarak Osmanlı kadınını eğitmek üzere taşraya gönderiliyordu. İkinci Meşrutiyet’e kadar devam eden bu süreçte İstanbul, İzmir, Bursa, Selanik gibi gelişmiş kentlerde önemli bir eğitimli kadın ordusu ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu kadın ordusu içinde kalem oynatabilen, yazı yazabilen, resim yapan, şiir yazan, batı dillerinden çeviriler yapabilen çok sayıda kadın yetişmiştir. Fatma Aliye, Emine Semiye, Halide Edip, Nezihe Muhittin, Nigar Hanım, Gülizar Hanım, Gülnar Hanım gibi çok sayıda Osmanlı kadını eser verebilecek duruma gelmişti. İkinci Meşrutiyetin “özgürlükçü” ortamından en fazla yararlanan, hatta İkinci Meşrutiyeti en fazla coşkuyla karşılayanlar İstanbul’daki kadınlar olmuştu. İkinci Meşrutiyet döneminde üzerinde en fazla konuşulan, tartışılan ve yazılan konuların başında kadın konusu gelmekteydi. Kadınların yanı sıra erkeklerin de konuya eğilmesi, sağdan sola, Batıcılardan İslamcılara neredeyse her görüşten düşünürün konuyla ilgili yazması kadın konusunu en hararetli konulardan biri haline getirmişti.  Kadın konusuna karşı gelişen bu ilgi konuyla ilgili çok sayıda kitap, dergi ve gazete ekinin yayınlanmasına yol açmıştı. Yapılan araştırmalar bu dönemde kadın konusuyla ilgili otuz üzerinde gazete veya dergini yayın hayatında boy gösterdiğini saptamışlardır.

Değişik kesimlerden aydınların üzerinde durduğu temel nokta, kadınların geleneksel konumlarının ve kadına ilişkin geleneksel değerlerin modern toplumun ihtiyaçlarına cevap veremeyeceği hususuydu. Gerek kadınlar, gerekse erkekler tarafından gündeme getirilen çok eşlilik, hukuksal eşitlik, eşit miras paylaşımı, boşanmada kadının da söz sahibi olması gibi konular Osmanlı kadının yerel sorunlarıydı. İkinci Meşrutiyet’e gelindiğinde kadınların örgün eğitim kurumlarında eğitilmesi ve kamusal kurumlarda çalışması konusu tartışma konusu olmaktan çıkmış, içinde geleneksel muhafazakar aydınların da yer aldığı her kesim tarafından kabullenilen bir konu haline gelmişti. Geriye kadının hukuksal ve siyasal statüsü kalmıştı. Erkeklerin de içinde yer aldığı genel tartışmalar bu iki konu etrafında cereyan etmekteydi. İkinci Meşrutiyetin özgürlükçü ortamı içinde kurulan feminist kadın dernekleri bu dönemde “yerli feminizm” dediğimiz bir feminist hareket oluşturmuşlardı. Bu feminist hareket içinde yer alan kadınların en temel talebi oy hakkını elde etmekti. Dolayısıyla kadın hareketindeki bu evrede kadınların, kamusal yaşamın erkekle eşit bir aktörü olma yolunda çaba sarf ettiklerini söyleyebiliriz.

Kadın hareketinin ikinci evresinde devletin genel olarak kadınların yanında yer aldığını görmekteyiz. Devletin bu dönemdeki tavrını “himaye ve teşvik edici” olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır. Birinci Meşrutiyet döneminde II. Abdulhamid, İkinci Meşrutiyet döneminde ise İttihat Terakki yönetimi kadın konusuna özel bir önem vermiş ve kadınların kamusal hayatla bütünleşmesi yönünde önemli adımlar atmışlardı. İttihat Terakki yönetimi kadınların iş dünyasıyla bütünleşmesini sağlamakla yetinmemiş, ordu bünyesinde kadınlardan oluşan bir tabur da teşekkül ettirmişti. Osmanlının yoğun savaşların içinde olduğu bu dönemde, devletin de yardımıyla erkeklerden boşalan yer kadınlar tarafından doldurulmaktaydı. Osmanlının gelişmiş kentlerinde imalat sektörüne dayalı ekonomik hayatın neredeyse yarıya yakını kadınlar tarafından doldurulmuştu. Bununla birlikte üniversite eğitimi imkanına kavuşan kadınlar hukuksal alanda da geleneksel rollerinde önemli değişiklikler sağlayan düzenlemelerle gelen haklar elde ettiler. 1917 yılında ilan edilen Aile Hukuku Kararnamesi İsviçre Medeni Kanununun verdiği tüm kadınları aşağı yukarı Osmanlı kadınına vermekteydi. Kadınların ikinci evrenin sonuna geldiğimizde elde edemedikleri tek hakları seçme ve seçilmeyi ön gören siyasal haklar olmuştu.

Kadının Dişiliğinden Soyutlanma Evresi

Kadın hareketinin Türkiye’deki üçüncü evresi Cumhuriyetin ilanıyla başlar 1980’li yıllara kadar devam eder. Bu dönemi genel olarak “kadınların dişiliklerinden soyutlanma” evresi olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır. Osmanlı son döneminde önemli bir sivil toplum hareketi oluşturan kadınlar Cumhuriyetin ilan edildiği yıllara gelindiğinde Türkiye’deki en aktivist grupların başında yer almaktaydılar. Hatta Cumhuriyetin ilanının hemen akabinde Cumhuriyet Halk Fırkası ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasından daha önce Kadınlar Halk Fırkasıadında bir siyasal parti kurarak siyasal haklar elde etme yönündeki isteklerini siyasal alana taşıyarak ortaya koydular. Bu partinin kurulmasına izin verilmeyişini takiben aynı feminist kadınlar bu kez  “Türk Kadınlar Birliği” adında bir dernek kurarak bu derneğin çatısı altında siyasal haklar elde etme yönündeki faaliyetlerine Derneğin kapandığı 1935 yılına kadar devam etmişlerdi. Türkiye’nin değişik illerinde düzenledikleri sempozyum ve konferanslar aracılığıyla yöneticilere seslerini duyuran bu kadınlar medyayı da işgal eden önemli bir malzeme oluşturmuşlardı. Ne var ki yari resmi nitelikli medya bu kadınlarla ilgili olumsuz yayınlar yapmakta ve onları “bozguncu”, “uçuk” unsurlar olarak nitelendirmekteydi.

Kadın hareketinin üçüncü evresinde devletin tutumu kadınları “himaye etme ve onlardan yararlanma” şeklinde olmuştur. Cumhuriyeti kuran devlet eliti devletin en temel amacı olarak “muasır medeniyetle bütünleşme” idealini ortaya koyduğu için bu idealde kadınların desteğinden yararlanmak istiyordu. Devlet eliti, Osmanlı son döneminde tartışma konusu olan çok eşliliğe son vermek, boşanmada söz sahibi olmak, mirasa ortak olmak, mahkemede şahitlik yapmak gibi konularda 1926 yılında kabul ettiği Medeni Kanunla çözüm getirerek bir yandan kadınların sosyal yaşamda yer aldığı modern bir toplum yaratmaya, bir yandan da kadınların desteğini almaya çalışmıştır. Osmanlı son döneminde yaşanan savaşlardan dolayı mektepli erkeklerin önemli ölçüde kaybolması sonucunda Cumhuriyetin ilan edildiği tarihlerde okuma yazma bilen kadınlar Türkiye’de önemli bir yekun teşkil etmekteydiler. Bu tür hakların verilmesiyle kadınların yeni rejimin yanında yer almalarını sağlamak fazla zor olmayacaktı.

Devlet eliti Onuncu Yıl Marşında ifade edildiği gibi kısa bir süre içinde kendini Cumhuriyetin ideallerine adamış, ruhu genç, dinamik ve çevik milyonlarca insan yetiştirmek istemekteydi. Erkeklere askerlik hizmeti münasebetiyle ulaşmak ve onları orada eğitmek mümkündü. Ama o tarihlerde toplumun erkek nüfusundan daha fazla bir yekun teşkil eden kadınlara bu şekilde ulaşma imkanı yoktu.  Bu bakımdan devlet eliti yetişmiş eğitimli kadınlardan bu görevi üstlenmelerini beklemekteydi. Türk Kadınlar Birliği yöneticileri, 1934 yılında Atatürk’ü oy hakkı elde etmek için ziyaret ettiklerinde Atatürk, onlardan bu tür gereksiz işlerden vazgeçmelerini, kendilerini Cumhuriyetin ideallerine adamalarını ve bu idealleri Türkiye’nin her köşesindeki kadınlara ulaştırmak için seferber olmalarını istemişti. Bu kadınlar bununla ikna olmaz 1934 yılında Kızılay’da toplanarak Meclisin bulunduğu Ulus meydanına kadar “oy hakkı isteriz” sloganları eşliğinde yürüyüşe geçer. Atatürk’ten bu hakkı alacaklarına dair söz aldıktan sonra dağılırlar. Bu gösteriyi takip eden kısa bir süre sonra kadınlara seçme ve seçilme hakkını veren kanun Meclise sunulur ve kabul edilir. Bunun üzerine Türk Kadınlar Birliği yöneticileri amaçlarını elde ettiklerini düşünerek uluslararası bir sempozyum yaparak Derneği feshederler.

1935 yılı Türkiye’deki kadın tarihi bakımından bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Bu tarihten itibaren devletin baskısı karşısında dağılmak zorunda kalan feminist kadınlar yerlerini kendilerini her şeyiyle Cumhuriyetin ideallerine adayan kadınlara bırakırlar. Öte yandan devlet eliti Medeni Kanun ile seçme ve seçilme hakkını kullanarak kadınlar üzerinden büyük bir propaganda yapmıştır. Bu propaganda öylesine abartılır ki, “Türkiye Avrupa’da kadına seçme ve seçilme hakkını veren ilk ülke olarak Avrupa’ya örnek teşkil etmiştir” gibi gerçekle ilgisi olmayan bir anakronizme kadar varılır. Türk kadınının seçme ve seçilme hakkına kavuşma yıldönümlerinde yapılan konuşmalarda siyasetçiler, üniversite profesörleri, araştırmacılar gözü kapalı bu propaganda malzemesini tekrar eder dururlar. Cumhuriyet tarihi boyunca devlet eliti kadının Cumhuriyete ne kadar borçlu olduğunu hatırlatmak için her defasında bu propagandayı yeniler. Hatta Cumhuriyet devrimlerinin kadın devrimiyle özdeş olduğunu dile getirenler ve buradan hareketle “devlet feminizmi” gibi bir kavram geliştirenler bile olmuştur. Halbuki Türkiye kadına seçme seçilme hakkını verdiği tarihlerde Avrupa’daki bir iki ülkenin dışında tüm ülkeler bu hakkı kadınlarına vermişlerdi. Avrupa bir yana, Türkiye’nin etrafında yer alan ülkelerden Rusya ve Bulgaristan bu hakkı kadınlarına çoktan vermişken, İran ve Yunanistan gibi ülkelerse Türkiye’den bir kaç yıl sonra kadınlarına bu hakkı vermişlerdir.

Devlet elitinin yaygın propagandası sonucunda okumuş eğitimli kadın kitlesinde Cumhuriyet devrimlerine karşı büyük bir destek gelmiştir. Devlet eliti özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında kadınlara “muallime hanımlar” şeklinde özel bir misyon yükleyerek onları devrimlerin eğitici kadrosu olarak yetiştirmiştir. II. Abdulhamid’in iktidarı döneminde yaptığı gibi Cumhuriyeti kuran yönetici kadro da Cumhuriyetin ilk yıllarında kadınların öğretmen olarak yetişmesine özel bir önem vermiştir. Cumhuriyet devrimleriyle birlikte ilk defa erkeklerle birlikte aynı sınıflarda karma eğitim alma imkanına kavuşan ilk kuşak kadınlar Nilüfer Göle’nin tabiriyle “dişiliklerinden soyutlanmış” erkeksi kadınlar olarak yetiştirilmişlerdir. Bu kadınlar büyük bir heyecan ve coşkuyla devrimlere sahip çıkarak kent varoşlarındaki kadınları da bu yönde eğitme yoluna koyulmuşlardır.  Bu kadınlar 1950’lerde kent varoşlarındaki yoksul kadınlara ücretsiz pardösü ve eşarp dağıtarak bu kadınları kara çarşaftan kurtarmaya çalışmaktaydılar. Kısaca, 1970’li yıllara kadar kadınlar “kadınlıklarını” bir kenara bırakarak, kısa saç, dar pantolon, alçak ökçeli iskarpinleri ve makyajsız simalarıyla “erkeksi” bir görüntü kazanmışlardı. Yakup Kadri Karaosmanoğlu “Ankara” adlı romanında Cumhuriyetin ideal kadını olarak romanının merkezine Semra’yı alır. Semra evlilik, aşk, eş, aile ve çocuk gibi engelleyici unsurları bir kenara bırakan; yüreği sadece devrimler için atan, kendisi için yanıp tutuşan erkeğe aldırış bile etmeyen, devrimlerin aşkıyla dolu bir kadın tipi ortaya koymaktadır. Karaosmanoğlu, Ankara’nın Kurtuluş ve Çankaya semtlerinde yükselen gökdelenlerde oturan makyajlı, hayata bağlı lüks ve sefa içinde yaşayan kadınları kahramanı Semra’nın ağzıyla adeta “devrime karşı ihanet içinde olan kokuşmuş kokanalar” olarak tasvir eder.

Bu durum en az 1970’lere kadar devam etmiştir. Ancak 1970’li yıllarda siyaset sahnesinde boy gösteren Behice Boran bir kadın lider olarak bir kısım kadınların yüzlerini rejimden sosyalizme çevirmeyi başarmıştır. Nitekim 1970’li yıllara kadar toplumsal yaşam alanında boy gösteren Kemalist aktivist kadın grupların yerlerine bu kez soldaki aktivist kadın grupları geçer. İşçi Partisi’nin alt organizasyonu olarak kurulan İlerici Kadınlar Derneği yurt çapında on binlerce kadının sokaklarda emekçiler adına eylem yapmasını sağlamıştır. İlerici Kadınlar Derneği Cumhuriyet tarihinde, Osmanlının son dönem feminist kadınlarından sonra,  ilk defa kadınları sokak ve eylemle tanıştırmıştır. Ancak solda yer alan kadınlar kendileri için değil, geleceğin ütopyası olan sosyalizm için mücadele etmekteydiler. Dolayısıyla bu kadın grupların da Kemalist kadın grupları gibi dişiliklerinden soyutlanan bir kitleyi oluşturduklarını söylemek mümkündür. Sol hareket içinde kadınlar sol hareketin sadece “dişi” gücünü oluşturmuştur. Nitekim bu hareketin literatürü içinde kadını tanımlayan kavram “bacı” kavramı olmuştur. Dolayısıyla kadın dişiliğinden, aşkından, kendine özgü yaşamından ve haklarından soyutlanmış; erkekle omuz omuza, yan yana, dayanışma içinde aynı ülkü için mücadele eden bir sosyal grup oluşturmaktaydı.

Kadının Kimliğini Arama Evresi

Türkiye’de kadın hareketinin en önemli evresi olan dördüncü evre 1980 sonrasında başlamıştır. “Kadının kimliğini arama evresi” olarak nitelendirdiğimiz bu evrede değişik feminist akımların başlattığı kadın hareketi Türkiye’de dikkat çeken bir hareket olarak gün yüzüne çıkmıştır. 12 Eylül hareketinin siyasal yaşamı sağ ve sol gruplardan boşaltması yeni arayışlar için oldukça elverişli bir ortam oluşturdu; bu ortamın bir ürünü olarak da daha önce sol gruplar içinde yer alan bazı entelektüel kadınlar yüzlerini soldan çevirerek kadınları ilgilendiren bir hareket başlattılar. 1980’ler boyunca yayınladıkları dergilerle seslerini duyuran kadınlar aynı zamanda sokaklarda da görünmeye başladılar. Eşitlikçi, sosyalist ve radikal feminist gruplar farklı söylemlere sahip olmalarına rağmen, ortak hareket ederek birlikte bir takım sokak eylemleri, kampanyalar, gösteriler ve kendilerine özgü orijinal faaliyetler gerçekleştirdiler. Üç feminist akımın söylemleri ve talepleri genel olarak kadınları özel alan olan ailenin duvarlarının dışına çıkarma, kamusal hayatta erkekle tam anlamıyla eşit statüye kavuşma, geleneksel patriarkal kültürü sorgulama, kadın aleyhine mevcut olan hukuksal normları tespit edip bunların üzerine gitme şeklinde özetlenebilir. Feminist kadınların, genel olarak “aile yaşamına” karşı negatif bir tutuma sahip oldukları, bu nedenle bu konuda hassasiyet göstererek ailenin dışında bir yaşam aradıkları dikkat çekmektedir.  Batıda kadınlığı pozitif bir değer ve aynı zamanda bir kimlik kaynağı olarak kabul eden, dolayısıyla kadını erkekten ayrıştıran feministlerin aksine, Türk feminist kadınların, erkeğin dünyasıyla bütünleşmek için erkekle kendi arasındaki duvarları hedef alması dikkat çekicidir.

Feminist kadınlar 1980’li yıllar boyunca Türk kamuoyunda dikkat çeken eylemlere imza atmalarına rağmen sınırlı sayıda bir kadın grubuna ancak ulaşabildiler. Feminizmin etkinlik alanı geniş kadın kitleleri olmaktan çok, dar üniversite çevreleri, sanat ve siyaset çevreleri olmuştur. Bunun en temel nedenlerinin başında feminist kadınların Türk kadınının yerel sorunlarına karşı kayıtsız kalması, daha çok “cinsel özgürlükle” sonuçlanabilecek tarzda bir söylem dizisi geliştirmesi olmuştur. Buradan hareketle feminist kadınlardan bir kısmının 1980’li yıllar boyunca Türkiye’de kız öğrencilerin üniversitelerde yaşadığı “türban yasağına” karşı kayıtsız kalmayı yeğledikleri gözlenmiştir. Hatta bazı feministler türbanlı hemcinslerinin yanında yer almaktansa baskıcı ve yasakçı devletin yanında yer alacaklarını açıklamaktan da çekinmemişlerdir. Feminist hareketin, Türkiye’de yaşayan kadınların yerel sorunlarına karşı ilgisiz kalması, başka bir deyişle Batıdaki feminist söylemleri tekrar etmenin ötesine gidememesi bu hareketi “asotik ve elitist” bir hareket olmaktan kurtaramamıştır. Bu seçkinci özelliğine rağmen feminist kadınların başlattığı hareket, kadın konusunu entelektüel çevrelerde 1980’li yılların en önemli, en hararetli ve canlı konusu haline getirdi. Bu yıllarda medyada, yayın dünyasında, sanat çevrelerinde, sinema dünyasında kadın konusu en fazla işlenen konular arasında yerini almıştır.

Devletin kadın hareketinin dördüncü evresine karşı gösterdiği tavır “seyretme ve teyakkuz halinde bulunma” şeklinde özetlenebilir. Feministlerin başlattığı kadın hareketinin Askeri yönetimin işbaşında olduğu 1980’li yılların başlarına denk geldiği göz önünde bulundurulduğunda, askerin kadınlarla ilgilenmekten daha önemli işlerinin olduğunu düşünmek mümkün. Zira sivillerden yönetimi devralan askerin ekonomik alanda başarı göstermesi, siyasal ve toplumsal alanda da düzen ve asayişi sağlamak gibi daha önemli işi olmuştur. Bu bakımdan zaten marjinal gibi algılanan feminist kadın hareketine karşı devlet elitinin fazla ilgi göstermediğini söyleyebiliriz. Ne var ki aynı devlet elitinin üniversitelerde görülen türban olayına karşı bu denli kayıtsız kalmadığı, başörtüsüyle  eğitim almak isteyen kadınlara karşı teyakkuz halinde olduğu görülmektedir. Türkiye’deki feminist hareketlere karşı en büyük reaksiyon devletin yerine sol gruplardan gelmiştir. Askeri yönetimin ezici yumruğu altında hapishanelerde, göz altında zor günler yaşadıkları ve kadınların desteğine ihtiyaç hissettikleri sıralarda, kadınların “emekçi” sınıftan yüz çevirerek kendi sorunlarıyla ilgilenmeleri sol gruplar tarafından ihanet ve arkadan vurulmakla eş anlamlı kabul edilmiştir. Öte yandan feminist hareketin etkisi altında muhafazakar İslami kesimde de geleneksel rollerini sorgulayan entelektüel kadınların feminist bir söylem geliştirdikleri dikkat çekmiştir. Bu kesimdeki erkek aydınların da muhafazakar-İslami kesimdeki feminist kadınlara karşı sol aydınlar kadar sert bir reaksiyon gösterdikleri gözden kaçmamıştır.

Solda ve muhafazakar kesimde yükselen tepkilere rağmen feminist kadınların Türkiye’nin siyasal yapısında önemli bir açılıma ön ayak oluşturduklarını söylemek fazla da abartı olmayacaktır. 1980’lere kadar resmi ideolojinin çatısı altında devlete entegre olmuş organik bir yapı vardı. Önemli bir siyasal farklılaşma görülmekle birlikte herkesin gözü devletin üzerinde idi; hatta sağ, sol ve İslami kesimlerin en önemli projeleri arasında devlete hükmetmek yer almaktaydı. Feminist kadınların ilk defa sistem üzerinden hesaplar yapmayan, başka bir deyişle sistemin tümüne değil, kendi çıkarlarına vurgu yapan bir söylem geliştirmeleri organik siyasal kültür yapısında bir gedik açmıştır. Bu hareketin Türkiye’nin siyasal yapısındaki ve kültüründeki önemi “özel bir çıkar vurgusu yapma”, “farklı bir kimlik geliştirme” ve “devletin aşkın idealinden ayrışma”  noktalarında görülmektedir.

Yerli Feminizmin Yükselme Evresi

Türkiye’deki kadın hareketindeki beşinci evre 1980’lerde başlayıp 1990’larda iyice belirginleşen “yerli feminizmin” yükselme devresidir. 1980’li yıllarda seslerini duyuran değişik feminist gruplar, 1990’ların özgürlükçü ortamı içinde “cinsel özgürlük” imkanını kısmen elde ettikleri için gözden kaybolmaya başladılar. 1980’lerde onları bu denli ön plana çıkaran temel neden de zaten Cumhuriyet Türkiye’sinde ilk defa böyle bir hareketin ortaya çıkmış olmasıydı. 1990’larda kamusal alanda dikkat çekmeye ve ön plana çıkmaya başlayan kadın hareketi başörtüleriyle kamusal yaşamda yer almak isteyen geleneksel muhafazakar kadınların başlattığı hareket olmuştur. Bu kadınlar yayın dünyasında, siyasal partilerde, derneklerde ve vakıflarda dikkat çeken bir varlık oluşturdular. Geleneksel muhafazakar kadınlar yandan Türkiye’nin siyasal yaşamına aktif bir siyasal dinamizm olarak katılırken, bir yandan da başta üniversiteler olmak üzere kamusal kurumlarda var olma hakkı için mücadele ettiler.

Geleneksel muhafazakar kadınların oluşturdukları kadın hareketini yerli feminizm olarak nitelendirmenin temel nedeni bu hareket içinde yer alan kadınların doğrudan doğruya kadınların yerel sorunları üzerinde durmalarıdır. İkinci Meşrutiyet dönemindeki kadın hareketini andıran bu kadın hareketi, bir yandan kadın hakları için mücadele ederken, bir yandan da Türk kamusal alanına hakim olan tek-tipli yapıyı aşındırmaya çalışmaktadır. Bu kadın hareketinin taleplerini üç noktada özetlemek mümkündür: Birincisi devlet tarafından herhangi bir ayrımcılığa tabi tutulmaksızın diğer kadınlarla eşit olma hakkını elde etmek. Bu kadınların sosyal yaşamla bütünleşme talebine karşı koyduğu abluka ve onları kamusal hayatın dışına itme çabası, devletin geleneksel muhafazakar kadınlarla “modern” kadınlar arasında ayırım yaptığı ve ikincileri tuttuğunu göstermektedir. Yerli kadın hareketini oluşturan kadınların ikinci talebi, kendi inançlarını ve değerlerini koruyarak eğitim kurumlarında ve kamusal kurumlarda yer almak olarak ifade edilebilir. Bu konudaki talebin temelinde yine devletin yer aldığını söyleyebiliriz. Zira devlet bu kadınları kendi kimliklerini gösteren simgelerinden arınmak suretiyle kamu ve eğitim kurumlarına kabul etmektedir. Yerli kadın hareketini oluşturan kadınların diğer bir talebi ise “aile yaşamı” ile özdeşleşen geleneksel rollerinden sıyrılarak sosyal bir aktör olarak modern toplumda yer almak olduğu söylenebilir.

Geleneksel muhafazakar kadınların kamusal alanda var olma mücadelesi aslında Türkiye’deki sosyolojik ve kültürel modernleşmenin bir başarısı olarak görülebilir. Zira Osmanlının son dönemlerinde hatta 1980’lere kadar kız çocuklarını okutmaktan çekinen geleneksel muhafazakar kesimin, 1980’li yıllarda kız çocuklarını modern eğitim imkanlarına kavuşturma talepleri modernleşmenin karşıtı gibi algılanan geleneksel kesimin modernleşmenin ne kadar etkisi altında kaldığını göstermektedir. İslami kesim kadınlarının erkeklerle aynı ortamda eğitim hakkına kavuşma, aynı iş ortamında çalışma yönündeki talepleri, bir zamanlar kadının sesini, görüntüsünü, erkekle konuşmasını haram sayan geleneksel muhafazakar kesimde ne denli köklü bir sosyal değişimin yaşandığını ortaya koymaktadır. Bu kesim, çocuklarını özellikle de kız çocuklarını artık geleneksel bilgiyle donatmak yerine modern bilgilerle donatmak; dolayısıyla Kur’an, Arapça, nahif, sarf, mevlit gibi geleneksel bilgiler yerine çocuklarını matematik, bilgisayar, sosyoloji, psikoloji ve felsefe gibi alanlarda eğitmek istemektedir. Kız çocukların eğitilmesinin ve çalışmasının toplumun değişik kesimlerinde bunca yaygın kabul görmesini “kadını erkekle eşit statüye kavuşturmak ve medeniyet yolunda erkeğin refiği haline getirmek” olarak özetlenebilecek Cumhuriyet idealinin bir başarısı olarak okumak mümkün ise de; bu değişimin arkasındaki esas faktörün, modern dünyanın sosyal yaşamın tüm dinamiklerini aileden kamusal yaşam alanına taşıması olduğunu unutmamak gerekir. Ailenin giderek bir pansiyon hüviyetiyle sınırlı işlevlerle yetinmesi; buna karşın sosyal hayatta var olma dinamiklerinin piyasaya, ekonomiye, eğitim kurumlarına kayması sonucunda yaşanan bu değişim sadece Türkiye’de değil, diğer İslam ülkelerinde de gözlenmektedir. Gelişmekte olan İran, Pakistan, Mısır, Malezya gibi İslam ülkelerinde de kadınların Türkiye’den geri kalmayacak şekilde kamusal yaşamın tüm alanlarında yer aldıklarını görmekteyiz. Hatta son on yılda İran parlamentosunda yer alan kadın sayısının Türkiye’dekinden daha fazla olması dikkat çekicidir.

Geleneksel muhafazakar kadınların meydana getirdiği kadın hareketine karşı devlet elitinin tavrı “yasaklamak ve dışlamak” şeklinde özetlenebilir. Türkiye’de devlete karşı tehlike arz eden grupları bertaraf etmek için bu grupların karşısına başka grupların sırtlarını sıvazlayarak çıkarmak devletin geleneksel bir politikası ola gelmiştir. Devlet, solun tehlike arz ettiği zamanlarda sağ grupların sırtını sıvazlayıp solun karşısına sürmüş, sağın tehlike olarak algılandığı dönemlerde de aynı şeyi sol gruplar için yapmıştır. Türkiye’nin yakın tarihi bunun örnekleriyle doludur. 1980’li yılların başlarından itibaren görülmeye başlanan başörtüsü sorununa karşı devlet bir yandan başörtüsünü ideolojik bir sembol şeklinde tanımlayarak ona karşı savaş açarken, bir yandan da “çağdaş yaşamdan” yana olan bir kadın kitlesini harekete geçirerek geleneksel muhafazakar kadınlara karşı bir mücadele başlatmış durumdadır. Devlet eliti başörtü sorununu “modern” yaşamdan yana olan kadınların yaşamına karşı bir tehdit olarak sunarak bir grup kadının desteğini yanına almayı başarmıştır. Devlet elitinin bu politikası, kadın sorunlarına karşı hassas olan feminist grupların bile bir çoğunun başörtüsünden dolayı üniversite kapılarından içeri alınmayan genç kızlara karşı duyarsız kalmasına yol açmıştır.

Devlet elitinin başörtüsünü bir tehdit olarak sunması sonucunda başörtülü kadınlar, “kendi değerlerinden vazgeçme” ile “eve geri dönme” seçenekleriyle karşı karşı kalmışlardır. Bunun sonucunda kamusal yaşamda var olmaya çalışan kadınlardan oluşan bir “peruklu topluluk” meydana gelmiştir. Peruklu topluluk kendini gizlemenin bir simgesidir. Başka bir deyişle ideolojik devletin, insanların tepesine zorla oturttuğu bir “kapalı rejim” sembolüdür. Demokratik rejimlerin diğer bir ismi Karl Popper’in deyimiyle “açık toplumlar”dır. Açık toplumda insanlar hiçbir korku, yasak ve sınırlamaya maruz kalmaksızın istedikleri gibi giyinir, kendilerini istedikleri gibi deşifre eder ve düşüncelerini istedikleri gibi ifade ederler. Bu tür toplumlar aynı zamanda bilim, kültür, sanat, siyaset ve ekonomik anlamda yaratıcılığın, zenginliğin olduğu toplumlardır.

Bugün modern örgüt teorilerine giderek hakim olan anlayış, insanların kimlikleri, inançları ve sembolleriyle birlikte iş ortamında yer aldıklarında daha fazla verimli hale geldikleri anlayışıdır. Max Weber’e kadar uzanan klasik örgüt teorilerine göre insanlar özellikle bürokratik örgütlere geldiklerinde kendi inançlarını, düşüncelerini, kimliklerini, değerlerini kurumun dışında bırakır; kuruma “kimliksiz, yalın memur” olarak girerler. Ancak modern bilimsel çalışmalar ve gözlemler bu yaklaşımın kurumları oldukça verimsiz hale getirdiğini ortaya koymuştur. Hattı zatında bu yaklaşımın fikir babası olan Max Weber’in kendisi de, Batı medeniyetini bekleyen ana tehlikenin, insanları kimliklerinden ve kişiliklerinden soyutlayan bürokratik anlayışın giderek toplumun her tarafına hakim olması olarak görür. Bugünkü modern örgüt teorileri insanların kişiliklerinin kimliklerinden bağımsız olamayacağı düşüncesine dayanmakta, bu bakımdan da kimliklerini tamamlayıcı sembol ve değerlerle iş ortamında yer almanın iş verimliliğini daha fazla arttırdığını kabul etmektedir.  Kimliğinden, inancından, düşüncesinden soyutlanan insanın bilinçaltı bunlara ilişkin özlemlerle dolacak, böylece bu tür insanların yer aldığı kurumlar verimsiz hale geleceklerdir. Kendi değerlerinden soyutlanmak zorunda kalan insanlar kişilik bölünmesine uğrar ve bu kişilik bölünmesinin yol açtığı mutsuzluk bu insanların yer aldığı kurumlarda ve toplumlarda da mutsuzluğa yol açar.

Geleneksel muhafazakar kesim kadınlarının başörtüleriyle alınmadığı eğitim kurumları, modern dünyada insanların beyinlerinin yıkandığı, kişiliklerinin ezildiği, resmi ideolojinin kurbanları olarak yetiştirildikleri kurumlar değil; insanlara kişilik kazandıran, ufuklarını açan, yaratıcılıklarını geliştiren kurumlardır. Kısaca, eğitim kurumları modern dünyada bireyi topluma, devlete, resmi ideolojiye veya bir inanç sistemine kurban eden, bunların pençesine alan kurumlar değil; aksine insanları “özgün” ve “özgür” bireyler haline getiren kurumlardır. İnsan eğitim kurumlarında aldığı özgürleştirici ve özgünleştirici eğitimle bir “self” (ben) bilincine ulaşır ve diğerleriyle körü körüne bütünleşen bir unsur olmaktan çıkar. Bununla birlikte özellikle özel sektör mantığıyla işleyen eğitim kurumları birer ekonomik firma gibi işlemektedir. Bugün Türkiye’de de orta ve yüksek öğretimde dikkate değer bir özel eğitim sektörü gelişmektedir. Bu tür eğitim kurumları, eğitimi bir meta olarak pazarlarlar. Bu firmaların müşteri kitlesi de hiç kuşkusuz öğrencilerdir. Öğrenci parasını verir, bu kurumlarda satılmakta olan eğitimi ve bilgiyi satın alır.

Sonuç olarak;  1980’li yılların başlarından itibaren feminist kadınlarla, geleneksel muhafazakar kadınların şahsında yükselmekte olan kadın hareketi Türk siyasal yaşamında önemli bir siyasal oluşuma zemin oluşturmaktadır. Kadınların toplumsal, ekonomik ve siyasal yaşamın önemli bir aktörü haline gelmesi bu sürecin doğal bir sonucudur. Kadın hareketinin kamusal yaşamda var kılmaya çalıştığı kadınlar, kamusal yaşamı erkeksi bir görüntüden kurtarabilir. Bununla birlikte Türkiye’nin başat kültürü olan erkeksi patriarkal kültürün dönüşmesine de katkı sağlayabilir. Ancak kadınları, özellikle de geleneksel muhafazakar kadınları bekleyen ciddi sorunların ve engellerin var olmaya devam ettiğini biliyoruz. Kadınların önünde, kendilerini araçsallaştıran ve erkeksi bir dünyada salt cinsel obje düzeyine indirgeyen patriarkal kültür ile tüm toplumu tek tipleştirmeye çalışan resmi ideolojinin ciddi engeller olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte, kentlerde yükselmekte olan ve neredeyse kadının sesini bile haram sayan bazı tarikat ve cemaatlerin yükselme trendi de özellikle geleneksel muhafazakar kadınları bekleyen ciddi bir sorun olarak varlığını devam ettirmektedir.

Kaynak: Ömer Çaha, “Türkiye’de Kadın Hareketi Tarihi: Değişen Bir Şey Var mı? [The History of Women Movement in Turkey]”, Kadın Bienali Ekinlikleri Çerçevesinde Türkiye’de Kadın ve Sivil Toplum, İstanbul/Turkey, Mar. 2001