KADEM Yönetim Kurulu Başkanı
Dr. Saliha Okur Gümrükçüoğlu’nun
Star Açık Görüş’te yayımlanan Makalesi

“Modern dönemde kadınların insan olmaktan kaynaklanan haklarına kavuşabilmeleri, kendilerinin kişisel mücadelelerine bırakıldığı için, her türlü hak talepleri ideolojik zeminde değerlendirilmiştir.”

Tarihin seyri içinde kadın kimliğinin serüveni

Batı’da geleneksel dönemde ontolojik ve sosyal anlamda ikincil sayılan kadınlar, modern dönemin kendine özgü şartlarında yeniden benzer bir konuma yerleşmiş oldular. Kadının tarihsel seyri konusunda Batı dünyasından incelenen örnekler, kadın hareketlerinin çıkış noktasının doğru okunması açısından önemlidir. İnsanları aile, aileleri mahalle, mahalleleri ülke, ülkeleri ümmet bağlamından bağımsız düşünerek anlamlı bir bütünlüğe ulaşmanın imkânsızlığı ve atomize hayatların insanları mutlu edemediği artık açıkça ortaya çıkmış durumdadır.

Yaradılış özellikleri itibariyle pek çok kültürde bereketin sembolü olarak tanımlanan kadın, bu haliyle varlığın “ana” unsurudur. Tarihin seyrine baktığımızda, dönemsel olarak farklı anlayışların kadını yeniden tanımlamış olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Eski Yunan ve Roma mitolojisinde kadınların tanrı/yarı tanrı olarak kabul edilmesi, Hıristiyan kültürde Hz. Meryem’in tanrı doğuran (theotokos) olduğuna dair inancın kökeninde yatan temel saiktir.

Pagan kültürün pratik hayata yansımasında, eski Roma’dan İslam öncesi Arap yarımadasına kadar farklı topluluklarda erkeklerin, ailenin mülkî sahibi gibi rol oynadığı ve aile efrâdını satma ya da öldürmeye kadar varan geniş yetkilere sahip olduğu bilinir. Buna karşılık Eski Türklerde kadınların ülke yönetiminden savaş meydanlarına, aile içinden sosyal hayata kadar pek çok noktada erkeklerle birlikte sorumluluk üstlendikleri görülür. Benzer şekilde Hammurabi kanunlarında da kadınları korumaya yönelik uygulamalar bulunmaktadır. Kadının mülk edinme, mirastan pay alma ve boşanma gibi hakları da bu kültürün bir parçasıdır.

Zamanın ruhunun (zeitgeist) hayatı şekillendirdiği aşikâr olmakla beraber, özellikle göçebelikten yerleşik kültüre geçildiğinde insanların duyuş-düşünüş ve ifade ediş biçimleri farklılaşmaya başlar. Ancak her kültürün benimsediği hayat tarzının çekirdeğinde hiç şüphesiz dini inanışlar ciddi yer tutmakta ve yönlendirici bir etki uyandırmaktadır.

İlk günah

Kadının toplumdaki yerinin değişkenlik göstermesinde büyük ölçüde o kültürün inanışı etkilidir. Örneğin Kitab-ı Mukaddes’te ilk günahın tamamen kadına hasredildiği bilinir. Bu anlayışın sonucu olarak kadın, Yahudilik ve Hıristiyanlıkta ontolojik anlamda erkekle eşit kabul edilmez.

İslam inancına göre ise, kadın ve erkek ilk günahın ortak sorumlusudur. Kur’an, o ikisinin yasak ağaca yöneldiğinden bahseder, ayrıca “Âdem Rabbine asi oldu” (Taha 20/121.) diyerek asıl sorumluluğun erkekte olduğuna işaret eder.

Öte yandan Yahudi ve Hıristiyan öğretilerinden farklı olarak İslam inanışında kadın ve erkek yalnızca dünya hayatında gösterdikleri çabanın karşılığı olarak değer kazanır.

Dünya kadın tarihinin en belirgin isimlerinden biri olan Hz. Meryem’in Süleyman mabedine kabul edilmesinin dönemin şartları ve Yahudilik inancı söz konusu olduğunda bir devrim niteliği taşıdığını söyleyebiliriz. Bilindiği gibi Yahudi inancındaki yaygın uygulamaya göre kadınlar mabetlere giremez. Hz. Meryem, Süleyman mabedine bir istisna olarak kabul edilmiş fakat yıllar sonra Hıristiyan mabetlerinde bir ikonaya dönüşmüştür. Bu durum, aynı kadının farklı inanışların perspektifinden başka biçimlerde algılanabileceğini de gösteren önemli bir örnektir.

Kadının iş-gücü

Beyaz, Anglosakson, Protestan (WASP) dünyada inanç boyutunda yaşanan reform hareketlerine zaman içinde belirginlik kazanan kapitalist üretim biçiminin de eşlik ettiğine şahit oluruz. Yeni gelişmeler ciddi bir zihniyet dönüşümüne sebep olduğu gibi, pratik hayatın işleyişini de yeniden kurgulamıştır. En köklü değişimler arasında toprak işçilerinin ve küçük esnafın şehir merkezlerinde kurulan fabrikalarda ücret karşılığı çalışan birer işçiye dönüşmesi sayılabilir. Bu gelişmelerin etkisiyle, ev ve iş yeri birbirinden ayrılmaya başlar. Kapitalizmin erken döneminde önce erkekler daha sonra da kadınlar büyük sermayelerin ücretli iş gücü haline gelir.

Bilindiği üzere 20. yüzyıla gelindiğinde özellikle Avrupa’da kadınların sosyal hayattaki ilk hak arama mücadelesi, eşit işe eşit ücret talebiyle ortaya çıkmıştır. Zira fabrikalarda erkeklerle aynı işi yapan kadınlar, erkeklerden daha az maaş alır.

Bu düzenlemede kadının erkekten daha az değerli olduğunu varsayan kültürel kabulün izlerini görmek de mümkündür. Ayrıca Batılı kadınların hak arama pratiklerini değerlendirirken, geçmişte bu coğrafyada kadın ruhunun varlığının tartışma konusu haline getirildiğini de unutmamak gerekir.

Birkaç yüzyılda ‘bizim’ kadınlar

Kısaca Batı’nın serencâmını gözden geçirdikten sonra kendi geçmişimize dönüp baktığımızda, İslam ve Batı düşüncesi arasında temel bir paradigma farkının olduğu görülür. İslam düşüncesine göre tüm yaratılmışlar insana verilmiş bir emanet olarak telakki edilirken, Batı düşüncesinde dünyanın hakimi ve eşyanın sahibi olma iddiası vardır.

Emanet şuuru, kişiyi uyanık tutar ve ona yaptığı her şeyin bir hesabı olacağını hatırlatır. Sahiplik iddiasındaki kişi ise nihai hükmün kendinde olduğunu var sayar. Emanet şuurunun hakim olduğu İslam medeniyetinde, kadın ve erkek de birbirinin emanetidir. Böylelikle bu iki insanın birbirleri hakkındaki sorumluluk ve vefa duygusu, kadın ve erkek arasında hassas bir denge ve uyumu beraberinde getirir.

Tarihi seyirde İslam öncesi Türk topluluklarında ve Müslüman Türk devletlerinde kadınların ayrımcılığa maruz kaldığını ya da toplum hayatından dışlandıklarını söyleyemeyiz. Büyük kitleler halinde Müslüman olan Türk topluluklar, İslam akidesi ve ibadetlerini kısa sürede benimsedikleri gibi sosyal şartlara uyum sağlamakta da güçlük çekmemişlerdir. Örneğin, İslam öğretisinde kadın ve erkeğin Allah’ın halifesi olarak eş değer sayılması Türk kültürüne yakın bir anlayıştır. Kur’an’da insanın tek bir nüveden yaratıldığına işaret eden mesajı (Nisa 4/1, Hucurat 49/13, Rum 30/21), bu anlamda ciddi bir delil sunmuş olur. Dolayısıyla İslam’da kadın ve erkeğin ontolojik eşitliği ve cinsiyet farkının herhangi bir derecelendirmeye sebep olmadığı anlaşılır. Hatta bu iki insanın yaradılış itibariyle farklı olmalarının, aralarında bağ kurmalarını ve bütünleşmelerini sağladığını söylemek de mümkündür.

Hz. Peygamber (as) döneminde çalışma, ticaret, siyaset ve savaş gibi konularda erkeklerin yanı başında yer alan kadınların olduğunu görüyoruz. İslam peygamberi yaşadığı dönemde kadınların Cuma ve bayram namazlarına katılmalarını da engellememiştir. Ayrıca, mescitlerde kadınların eğitimi için özel vakit ayırmış ve İslam’ın ilk dönemlerinde Müslümanlara yol gösteren büyük kadın âlimlerin yetişmesini sağlamıştır. Abdullah b. Ömer’in“Hz. Peygamber devrinde hakkımızda ayet nazil olur korkusuyla hanımlarımıza elimizi ve dilimizi uzatmaktan sakınırdık. Hz. Peygamber vefat edince dilimizi ve ellerimizi onlara uzattık” (Buhari, “Nikâh” 81)sözü de Asr-ı Saadet’te kadın hakları konusundaki hassasiyeti gözler önüne serer. Söz konusu ifade İslam toplumlarında kadın algısının pek tabii olarak yalnızca dine dayanmayıp zamanla kültürel ve örfi etkilerle nasıl evrildiğini göstermesi açısından da önemlidir.

Hz. Peygamber’in İslam’ın yeryüzünde sağlayacağı güven ve huzur ortamına işaret etmek için “Gün gelecek bir kadın Hire’den Kâbe’ye kadar hiç kimseden korku duymadan seyahat edebilecek” (Buhari, “Menâkıb” 25) sözü İslam’ın medeniyet projeksiyonunu ifade etmesi bakımından büyük bir önemi haizdir. Hz. Peygamber’in topluma parlak bir gelecek vadederken kadınların kendilerini güvende hissetmelerini ölçü olarak göstermesi, insanlığı başka türlü bir medeniyet anlayışına taşımıştır. Bu anlamda Hz. Peygamber’in aile hayatı da bizlere ibretengiz örnekler sunar. Zira, kendisiyle evlenen her kadın, hayatına kaldığı yerden devam etmiştir. Hiçbir eşinden, evin geçimini üstlenmesini beklemediği gibi, Hz. Hatice ve Hz. Zeynep gibi çalışan ve kendi iaşesini kazanan eşlerinden de işlerini bırakmalarını istememiştir.

Müslüman Türk geleneği ile beslenen kültürel atmosferimiz de yüzyıllarca toplumsal dengeyi muhafaza etmiştir. Örneğin, Osmanlı döneminde de özellikle aile hukuku içinde her unsurun özenle kaydedilmesi ve kadı huzurunda gerçekleşmeyen evliliklerle ilgili davaların mahkemelerde dinlenmemesi, kadın haklarına riayet etmenin erkeklerin inisiyatifine bırakılmadığını açıkça gösterir. Ancak büyük ölçüde 19. ve 20. yüzyılda Batı’da yaşanan sosyal dönüşümlerin rüzgârıyla bizim de ahengimiz bozulmuş, anlam-değer dünyamızda derin kırılmalar yaşanmıştır. Geleneksel dönemde kadının ve erkeğin belli ölçüler dâhilinde katılımıyla şekillenen toplumsal hayat, modern dönemde öne çıkan pozitivist düşünceyle karşılıklı iki cephe haline gelmiştir. Bu yaklaşımla kadın ve erkek, keskin sınırlarla belirlenen ev ve iş yerlerinde sabitlenmiş, birbirlerini anlayabilecekleri empatik ortak alandan yoksun bırakılmışlardır.

O günlerden bu günlere

Kadınların bugünkü hayatını belirleyen şartların temeli de aslında modern dönemde atılmıştır. Ev ve iş yeri ayrılığının sosyal hayattaki yansıması, özel ve kamusal alan ayrılığı olmuştur. Dolayısıyla kadınlar özel alanda konumlandırılırken erkekler kamusal alanda varlıklarını güçlendirmişlerdir. Erken modern dönemde ev, üretim yeri olmaktan çıkınca evin yegâne sakini olarak kalan kadınlar, üretim sürecinin de dışına düşmüştür. Bu durum zaman içinde ev hayatında kalan kadınların sadece tüketici olmakla itham edilmesine sebep olmuş, çalışma hayatına katılanların ise evlerini ihmal etmekle ve erkeklerin iş bulmasını zorlaştırmakla suçlanmasına dönüşmüştür.

Ezcümle Batı’da geleneksel dönemde ontolojik ve sosyal anlamda ikincil sayılan kadınlar, modern dönemin kendine özgü şartlarında yeniden benzer bir konuma yerleşmiş oldular. Kadının tarihsel seyri konusunda Batı dünyasından incelenen örnekler, kadın hareketlerinin çıkış noktasının doğru okunması açısından önemlidir. Ayrıca kapitalist üretim biçimi ve seküler anlayışın dünya geneline hâkim olmasıyla çoğu toplumun benzer imtihanlardan geçtiğini ve benzer sorunlara çözüm aradığını söylemek de mümkündür.

Modern dönemde kadınların insan olmaktan kaynaklanan haklarına kavuşabilmeleri, kendilerinin kişisel mücadelelerine bırakıldığı için, her türlü hak talepleri ideolojik zeminde değerlendirilmiştir. Bu sebeple kadınların erkeklerle eşit fırsatlara erişiminin öncelikle yasalar tarafından teminat altına alınmış olması önemlidir. Bir sonraki adımda ise sivil toplum kuruluşlarının, eğitim ve medya gücünün desteği ile kadın ve erkek arasında adaletin benimsenmesine yönelik çalışmaların desteklenmesi gerekmektedir.

Bununla beraber kadın meseleleri olarak öne çıkan; şiddet, istismar, ayrımcılık vb. haksızlıklar toplumun pek çok boyutuyla doğru işlememesinin sonuçlarıdır. Dolayısıyla bu problemleri kadın sorunu şeklinde tanımlamak ve çözümü yalnızca kadınlardan beklemek adil bir yaklaşım değildir. Toplumun tüm fertleri, bu meselelere bütüncül bakmak ve sorumluluk almak zorundadır.

Kadın, erkek herkesin belli ilkelere riayet ederek yaşaması toplumun uyum ve ahengi bakımından elbette ki önemlidir. Bununla birlikte kadın erkek ayırmadan her insanın kendi kabiliyetlerini açığa çıkarabileceği bir alana yönelmesi de temel bir ihtiyaç ve anlamlı bir arayıştır. Başka türlü “Ben kimim?” ya da “Hayattaki amacım nedir?” gibi var oluş temelli sorulara nasıl cevap bulunabilir?

Bu sorulara cevap ararken kadın ve erkeğin insan varlığını birlikte oluşturduğu göz ardı edilmemelidir. İnsanları aile, aileleri mahalle, mahalleleri ülke, ülkeleri ümmet bağlamından bağımsız düşünerek anlamlı bir bütünlüğe ulaşmanın imkânsızlığı ve atomize hayatların insanları mutlu edemediği artık açıkça ortaya çıkmış durumdadır.

Zira 21. yüzyıl fizik anlayışı dahi her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu ve hiçbir şeyin kendinden menkul bir anlam ifade etmediğini gösterdi. Dünyanın bir ucunda bir kelebek kanat çırptığında esintisi bütün dünyaya ulaşır ve yeryüzünde hiçbir aksiyon gerçekleşmez ki bir reaksiyonla karşılık bulmasın.

@SalihaOkurGmr